Mach1 Digital Community

Geri Git   Mach1 Digital Community > İnternet - Bilgisayar - Multimedia > İnternet Dünyası > Haberler - Yenilikler
 

Forum içerisinde "Digiturk, D-Smart" gibi Yerli Platformları kapsayan, bunlarla ilgili "Kart paylaşım (Card Sharing), Iptv adresi , Key, Şifre, Dosya" içerikli her türlü açık alanda yazışma yasaktır ! Tespiti durumunda ilgili kişiler forumdan süresiz uzaklaştırılacaktır ve talep durumunda resmi mercilere bilgileri verilebilecektir lütfen bu konularda kurallara uyalım.
** SERVER ÜYELİK SÜRELERİ BİTENLER KAPATILDI YENİLEMEK İÇİN ÖZEL MESAJ ATIN** Cccam Özel Pay Server Hakkında Üyelik ve bilgi almak için buraya tıklayarak özel mesaj atabilirsiniz...Üyeliklerini yenileyen ve yeni üyelere artık 2-3 farklı CCcam server verilmektedir..
** IPTV+ CCcam Server Hakkında Üyelik ve bilgi almak için** buraya tıklayarak özel mesaj atabilirsiniz...
 
 
160929_wetekplay2_knowmore.gif
160929_wetekplay2_knowmore.gif

   

   

Yanıtla
 
Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 19-03-2017, 13:57   #71
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

öyle ki günümüzde her 7 kişiden 1’i kalp kriziyle karşı karşıya. Üstelik artık bu sorundan gençler de nasibini alıyor; ekonomik gelişme sonucu aşırı beslenme ve sigara tüketiminin artması nedeniyle gençlerde de kalp krizi sıklığı gün geçtikçe artıyor. Bu iç karartan tablonun yanı sıra, yüz güldüren sonuçlar da var: Kalp krizi aslında yaşam alışkanlıklarında alınabilecek önlemlerle yüzde 70-80 oranında önlenebiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İlke Sipahi, kalp krizine yol açan nedenleri anlattı, önemli önerilerde bulundu!

Sigara
Her ne kadar klişe gibi gözükse de bazı gerçekler hiç değişmiyor; o da sigaranın kalp krizi riskini misliyle arttırdığı. Araştırmalar gösteriyor ki sigara kalp krizini erkeklerde de kadınlarda da yaklaşık 3 kat arttırıyor. Üstelik sigara sadece kalp krizi riskini arttırmayıp, akciğer hastalıkları ve gırtlak ile mesane kanserlerinin yanı sıra birçok kanser çeşidinin de riskini dramatik olarak arttırıyor. Sigara içiyorsanız, bu zararlı alışkanlığınızı bir an önce bırakın.

Yüksek kolesterol
Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İlke Sipahi, her ne kadar televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında kolesterolün kalp krizine yol açıp açmadığı konusunda tartışmalar sürüyor olsa da, bilim dünyasında böyle bir tartışmanın söz konusu olmadığının altını çiziyor. Kötü huylu kolesterol olan LDL-kolesterol ne kadar yüksekse kalp krizi riski o kadar yüksek oluyor. Öte yandan iyi huylu HDL-kolesterol seviyesi de ne kadar yüksekse kalp krizi riski o kadar düşüyor. Ancak kolesterol seviyelerimiz sadece diyetten etkilenmiyor. Genetik faktörler de çok önemli. Diyet yeterli olmadığında ‘‘statin’’ grubu kolesterol ilaçları kriz riskini tartışmasız olarak belirgin azaltıyor. Kolesterolü azaltmak için sakatattan, kalamar, midye, karides gibi kabuklu deniz hayvanlarından, kırmızı et, sucuk, salam, sosisten, kızartmalardan, tam yağlı yoğurt ve süt ile tereyağından ve kaymak, krema, mayonez gibi yağlı gıdalardan uzak durmak gerekiyor. Öte yandan fındık, ceviz ve yer fıstığı gibi kuruyemişler kolesterol seviyesinde mütevazı olarak bazı düzelmeler sağlayabiliyor.

Diyabet
Diyabet kalp krizinin çok önemli bir nedeni. Diyabet hastaları en sık kalp krizi nedeniyle hayatını kaybediyor. Öyle ki kalp krizinden ölüm oranı tip 1 diyabetlilerde 3-10 kat, tip 2 diyabetlilerde erkekse 2, kadın ise 4 kat artıyor. Bunun nedeni ise diyabetin damar duvarının esnekliğini bozması, kanda pıhtılaşmayı artırması ve damar iç yüzeyindeki hücre hasarını kolaylaştırması. Prof. Dr. İlke Sipahi diyabet hastalığının sıklığının hem ülkemizde hem de dünyada hatalı beslenmeye ve az harekete bağlı olarak hızla arttığına dikkat çekerek, “ Maalesef son yıllarda hastalar çok yiyip-az hareket etmeyi ‘‘insülin direnci’’ diye yumuşatarak ifade etmeyi tercih ediyor. İsmine ne dersek diyelim oburluk ve hareketsizlik diyabet hastalığına yol açıp kalp krizi riskini arttırıyor.” diyor.



Yüksek tansiyon
Hipertansiyon, yani yüksek kan basıncı da kalp krizinin risk faktörlerinden. Öyle ki kalp krizi riskini göreceli olarak yaklaşık yüzde 50 oranında arttırıyor. Üstelik sadece kalp krizi riskini değil, inme ve kalp yetersizliği riskini de çok belirgin olarak yükseltiyor. Yüksek tansiyon hastası olmamanın en etkili yolu ise tuz tüketimini azaltıp düzenli egzersiz yapmak.



İlerleyen yaş
Kalp krizi her ne kadar gençlerde de görülse de risk, artan yaşla beraber yükseliyor. “Öte yandan kalp krizinin gençlerde daha ölümcül olduğu yönündeki kanı da doğru değil.” diyen Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İlke Sipahi sözlerine şöyle devam ediyor: “ Yapılan araştırmalar yaşlılarda kalp krizi sonrası ölüm oranlarının gençlere kıyasla kat be kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Ancak bu demek değildir ki genç kalp krizi hastalarının tamamı kalp krizinden sağ kurtuluyor.”



Erkek olmak
Kalp krizi konusunda erkekler kadınlara göre daha şanssız. Kalp krizi riski açısından kadınların yaklaşık 10 yıllık bir avantajı söz konusu. Yani 50 yaşında bir erkeğin riski yaklaşık 60 yaşında bir kadınınki kadar. Buna neden olarak da kadınlardaki östrojen hormonunun koruyucu etkisi gösteriliyor. Dolayısıyla erkeklerin değiştirebilecekleri risk faktörlerine, yani sigara, kolesterol, şeker ve tansiyona daha da erken dikkat etmeye başlamaları gerekiyor.



Obezite
Obezite tüm damarlarda erken yaşlanma ve işlev bozukluğunun yanı sıra arteroskleroz denilen sertleşmeye, bunun sonucunda da kalp krizine yol açıyor. Obezite kalp krizine genellikle karbonhidrat ve lipid metabolizmalarını bozarak neden oluyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İlke Sipahi erkeklerde bel çevresi 102 cm’yi kadınlarda 88 cm’yi geçtiğinde riskin belirgin olarak arttığını belirterek şunları söylüyor: “Ancak obezite hali hazırda kalp krizi riski açısından minör bir risk faktörü olarak kabul ediliyor, yani eğer eşlik eden diyabet hastalığı, tansiyon, kolesterol bozukluğu yoksa kalp krizi riskini göreceli olarak sadece yüzde 10-20 oranında arttırıyor.”

Aile öyküsü
Özellikle 1. derece yakınlarda genç yaşlarda (örneğin babada veya erkek kardeşte 55 yaşından önce, annede veya kız kardeşte 65 yaşından önce) kalp hastalığı öyküsü olması, kişinin riskini arttırıyor. Ancak bu risk artışının özellikle kolesterol seviyeleri üzerinden olduğu. dolayısıyla bireyin kolesterol seviyeleri ideal seviyedeise aile öyküsü olmasına rağmen riskin aslında önemli derecede artmadığı biliniyor.

Kanda bazı maddelerin yüksek olması.
Şeker ve kolesterol seviyeleri kadar önemli olmasa da, kanda bazı maddelerin yüksekliğinin kalp krizi riski ile ilişkili olabileceği iddia ediliyor. Bunlar arasında karaciğerden üretilen ve iltihap göstergesi olan C-reaktif protein, bir kan yağı-proteini olan lipoprotein(a), bir amino asit olan homosistein, bir pıhtılaşma faktörü olan fibrinojen bulunuyor.

-------------Kutu bilgisi----------

Bu risk faktörlerine dikkat!

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İlke Sipahi kalp krizine yol açan diğer faktörleri de şöyle sıralıyor: “Böbrek yetmezliği, özellikle hipertansiyona yol açarak kalp krizi riskini arttırıyor. Bunun yanı sıra gut hastalığı, romatizmal-iltihabi hastalıklar, AIDS hastalığı, aşırı alkol tüketimi, bazı ağrı kesiciler, kadınlarda doğum kontrol hapları ve bazı menopoz sonrası hormon ilaçlarının kullanımı da kalp krizi riskini yükseltebiliyor.”
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 13:58   #72
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Bu önemli hastalığa dikkat çekmek amacıyla Nisan ayının ilk haftası, Türkiye' de “Kanserle Savaş Haftası” olarak kabul ediliyor. Kanser tedavisinde erken teşhisin önemini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Üskent “Türkiye’de erkeklerde akciğer, kadınlarda ise meme kanserine sık rastlanıyor. Tıpta yaşanan gelişmeler ve kanserin erken teşhisi için atılan adımlar umut vadediyor. 10 yılda kansere çare bulunabilir” dedi.

Dünyada kanser tanısı alan hasta sayısı her yıl 12,7 milyonu bulurken 7,6 milyon kişi de kanser nedeniyle yaşamını kaybediyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre son 4 yılda dünya genelinde kanserin görülme sıklığı yüzde 11 artarak yıllık 14 milyon yeni vakaya ulaşıldı. Rakamlar kanserin her yıl 8,2 milyon hastanın ölümüne neden olduğunu gösterirken erken teşhis hastaların hayatının kurtulmasında büyük önem taşıyor. Bu önemli sağlık sorununa dikkat çekmek ve toplumun kansere yönelik bilincini arttırmak amacıyla Nisan ayının ilk haftasında "Kanser Haftası" başlığı altında etkinlikler gerçekleştirilerek kanserle savaşa yönelik ilginin ve farkındalığın canlı tutulması amaçlanıyor.

10 yılda kansere çare bulunabilir

Tıpta yaşanan gelişmeler ve kanserin erken teşhisi için atılan adımların umut vaad ettiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Üskent “Kanserde en yeni tedaviler immünoterapi (Bağışıklık sisteminin kanser hücresine yönlendirildiği, bağışıklık sistemi hücrelerinin tümörle savaşmasının sağlandığı tedaviler), gen tedavileri ve hedefe yönelik tedaviler. Kişiye özel hedef tedavileri ve immünoterapileri biz hastanemizde de uyguluyoruz. Tümörün genetik yapısına bakarak saptanan genetik mutasyon ve alterasyonlara göre kişiye uygun tedavileri ve ilaçları belirliyoruz. Kanserde hücre ve aşı tedavileri büyük umut vaat ediyor. Çalışmalar hız kazandı. Özellikle de beyin tümörleri ve pankreas tümörleri üzerinde denenen hücre tedavilerinin sonuçları çok başarılı. Bilimsel araştırmalar bu hızla giderse gelecek 10 yılda kansere çare bulunacak gibi görünüyor” dedi.



Erkeklerde akciğer, kadınlarda ise meme kanserine sık rastlanıyor

Dünyada erkeklerde en sık sıra ile Akciğer, Prostat, Kolon (Kalın Bağırsak), Mide ve Karaciğer Kanseri, kadınlarda ise en fazla sırasıyla meme, kolon, akciğer, Servix (Rahim Ağzı) ve Mide Kanseri görülüyor. Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı en son rapora göre Türkiye’de her yıl yaklaşık 97 bin erkek, 62 bin kadın yani toplamda 159 bin kişi kansere yakalanıyor. Kanserden ölüm ülkemizde yılda 50.000 civarında. Erkeklerde Türkiye’de Akciğer, Prostat, Kolon ve Mide, Kadınlarda ise Meme, Tiroid, Kolon, ve Mide sırasıyla görülüyor. Ancak Tiroid kanseri olgularının büyük çoğunluğu kurtarılabildiği için ölüm oranı Tiroid kanserinde düşük. Kanserin genetiğine dair önemli bilgiler veren Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Üskent “Artık evre 4 olup da iyileşen hastalarımız var. Bu, kanserin genetik yapısının bilinmesi ve ona yöneltilebilen hedef tedaviler ile ilgili. Gelişen tedavi yöntemleri, hedefe yönelik tedaviler ve teknoloji sayesinde dördüncü evre kanser hastası olmasına rağmen 10 yıl yaşayan, hastalıkları nüksetmeyen hastalarımız var” dedi.

CTC teknolojisi kandaki kanser hücrelerini buluyor, sayılarını ve kanser türünü tespit ediyor

Son 20 yılda kanserin tedavisi konusunda ciddi gelişmelerin yaşandığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Üskent kanserde erken tanı ve etkin tedavide CTC tekniğinin de önemli rol oynadığına dikkat çekiyor.

Eskiden hastadan bir parça alıyor ve yapılan teste göre tedavi uygulanıyordu. Ancak bu yolla uygulanan tedavi bazı hastalarda işe yararken bazılarında yaramıyordu. Artık her hasta için değişkenlik gösteren tümörün genetiğine bakılıyor ve tedavi kişiselleştiriliyor. Kandan kanser teşhisi yapılmasını mümkün kılan son teknoloji CTC ise hastalara umut oluyor. Basit bir kan testiyle kanda dolaşan tümör hücrelerini çok erken evrede bulan CTC tekniği adeta bir dedektif gibi sadece hücreleri bulmakla kalmıyor, kanda dolaşan tümör hücrelerinin sayılarını, hatta hangi tür kanser olduğunu da tespit ediyor. Böylelikle kanser daha yolun çok başındayken önlem alma şansı doğuyor.
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 13:59   #73
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Bu gibi duruş bozukluklarının çeşitli sağlık sorunları yaşanmasına yol açabileceğini söyleyen Liv Hospital Ankara Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Rıdvan Alaca evde ve iş yerinde yapılacak küçük düzenlemelerle ağrılara karşı koymanın püf noktalarını anlattı.

Sırtta kambur duruşa yol açar

Uzun süre belli bir pozisyonda oturarak çalışmak, boyun ve sırtta bazı kasların kısalmasına, bazı kasların ise zayıflamasına neden olur. Özellikle bilgisayar başında çalışırken başın aşırı öne doğru eğilmesi süreç içinde boyun kaslarında eşitsizliğe, başın vücut aksına göre daha önde durmasına yol açar. Eğer egzersiz ve spor da yapılmıyorsa uzun süre belli pozisyonda oturmak ve dik oturmamak sırt kaslarının zayıflaması neticesinde sırtta kamburlaşmaya neden olur. Bilgisayarla çalışmak, klavye ve fare kullanırken yapılan ardı sıra hareketler el ve kolda tendon ve bağlarda zorlanmalara, dirseklerin uzun süreli kıvrık kalması ve el bileğinin tekrarlayıcı hareketleri ve basısı kolda sinir tuzaklanmalarına yol açarak el ve parmaklarda uyuşma ve karıncalanmalara neden olabilir. Ayrıca sandalye veya diğer oturulan zeminin sert olması da bel ve kuyruk sokumu ağrılarına neden olabilen bir faktördür.



Çalışma Ortamını Doğru Ergonomi ile Düzenle



Sandalyenin oturma yüksekliği ayarlanabilir olmalı, kolçaklı ve tekerlekli olmalı. Sırt ve belin sandalye sırtı tarafından desteklenmesi önemlidir. Eğer sandalye beli desteklemiyorsa bir bel yastığı kullanmak faydalı olabilir.
Sandalyede oturduğunuz zaman uyluklarınızın yere paralel olması ve ayaklarınızın yere tam basması gereklidir, bunlara olanak verecek şekilde sandalyenizi ayarlayın. Sandalyenin diz arkasında kalan kenarı yumuşak olmalı ve diz arkalarına dayanmamalıdır.
Sandalyenin kolçaklarının yüksekliği kollarınızı üzerinde dinlendirdiğiniz zaman vücudunuzu kamburlaştırmayacak veya omuzlarınızın aşağıya sarkmasını gerektirmeyecek şeklide olmalıdır.
Masa genişliği yeterli olmalıdır ve çalışma sırasında kullanılan gereçlerin uzanma veya dönme hareketleri gerekmeyecek şekilde kolay ulaşılabilir yakınlıkta olmalıdır
Klavyenizi ve sandalyenizi ayarlayarak klavye ile yazma sırasında dirseklerinizin 90 derece el bileklerinizin ise düz durumda olmasını sağlayın. Fare klavyenin yanında bulunmalıdır.
Bilgisayar ekranı tam karşınızda olmalıdır, ekranın üst kenarı göz seviyesinde olacak şekilde ayarlayın.


Germe ve postür egzersizleri yapın

Çalışma ortamı ne kadar uygun olsa da, sık sık çalışmaya ara vermek ve pozisyon değiştirmek gerekir. Örneğin, her 10 dakikada bir 30 saniye kadar gözlerinizi ekran dışında başka alanlara kaydırın ve bakın, yarım saatte bir kalkarak germe hareketleri yapın. Bu tür molalar sırasında yapılabilecek basit, kol, boyun ve sırta yönelik germe ve postür egzersizleri çalışma sırasında tekrarlayan hareketlerin yol açtığı kas gerginliklerini, kasılmaları ve kas ağrılarını azaltacak ve önleyebilecektir.



Düzenli egzersiz yapın

İyi bir duruşa sahip olmak kas ve iskelet sistemi sorunlarının ortaya çıkma riskini azaltır. Bunun için en başta farkındalık çok önemlidir. Dik durmaya, sırt ve beldeki doğal kıvrımları korumaya özen göstermek gerekir. Kambur duruş sırt ve belde gerginlik yaratır ayrıca daha az enerjik hissetmenize yol açar. Kasların esnek ve güçlü olması kas iskelet sisteminden kaynaklanan sağlık sorunları yaşanmasını önler aynı zamanda çabuk iyileşmeyi sağlar. Düzenli egzersiz, spor yapmak ve dengeli beslenmek çok önemlidir. Yürüyüş, yüzme, yoga, pilates başta olmak üzere bir spor yapmak omurga, kas ve eklem sağlığı için olumlu etki sağlamanın yanı sıra daha iyi hissetmemizi sağlayacaktır. Alınan önlemlere rağmen sırt, bel, boyun ağrısı yakınmaları varsa mutlaka bir hekime danışmak gerekir. Bu yakınmalara yol açabilecek nedenlerin araştırılması ve nedene dönük olarak tedavinin yapılması gerekir.
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 13:59   #74
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Baş ağrısı toplumda sık görülen ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen en önemli nörolojik hastalıklardandır. Baş ağrısında ağrı kesicilerin çok fazla ve gereksiz yere kullanımı konusunda Medicana International Samsun Hastanesi Nöroloji Bölümünden Doç. Dr. Murat Terzi detaylı bilgi verdi.

Migren, gerilim baş ağrısı, küme baş ağrısı gibi primer baş ağrılarında ve diğer daha nadir görülen baş ağrılarında baş ağrısı ataklarında hastanın klinik özelliklerine uygun ağrı kesiciler önerilmektedir. Fakat bu ağrı kesiciler her ağrıda kullanılmamalıdır. Baş ağrısında önemli olan ağrının olmaması veya sıklık ve şiddetinin azaltılmasıdır. Bu amaçla daha çok ağrı kesici özelliği olmayan profilaktik tedaviler belirli sürelerle kullanılmaktadır. Hastalara bu profilaktik tedavilerin uygulandığı süreçte ağrı atakları olduğu taktirde kullanabilecekleri ağrı kesiciler de önerilmektedir. Bu ağrı kesicilerin daha önce kullanmadıkları bir gruptan seçilmesine özen gösterilmektedir. Baş ağrısı olan kişilerin çok fazla ve çeşitli ağrı kesici kullanmasına bağlı olarak, kronik günlük baş ağrısı denen, ayın çoğu gününde az da olsa baş ağrısının olabildiği klinik tablolar görülebilmektedir. Bu klinik tablo yanlış ağrı kesici kullanımı sonucu sıkça görülebilmekte ve hastaların tedavi sürecini zorlaştırmaktadır.



Baş ağrısı yaşam kalitesini olumsuz etkileyen en önemli klinik tablolardan biridir.

Migren gibi primer baş ağrılarında fiziksel özürlülük ve hayati tehlike beklenen bir tablo değildir. Bununla birlikte çok nadiren de olsa migren hastalarında migrene bağlı beyin damar tıkanıklıkları görülebilmektedir. Bu durumda hastalarda güçsüzlük gibi klinik bulgular görülebilmektedir. Beyin tümörü, menenjit, ensefalit, kafa travması, beyin damar hastalıkları gibi sekonder baş ağrısı nedenlerinin varlığında fiziksel özürlülük ve hayati tehlike riskinde artış olabilmektedir.



Baş ağrısının tedavi edilmesinden önce tanının konulması ve ağrının özelliklerinin belirlenmesi önem taşımaktadır

Baş ağrısı tedavi edilebilir bir hastalıktır. Hem ağrıların tedavi edilmesi hem de ağrıların azaltılması açısından doktor desteği alınmalıdır.Baş ağrısının tedavi edilmesinden önce tanının konulması ve ağrının özelliklerinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Hastaların baş ağrısı öyküsünün iyi alınması ve hekim tarafından yeterli süre dinlenmesi ve ayrıntılı nörolojik muayenelerinin yapılması baş ağrısı tanısında en önemli unsurdur. Hastalar tanı alıp uygun tedavileri planlandıktan sonra belirli aralıklarla kontrollere çağrılmaktadır. Baş ağrısı tedavi sürecinde kontrollerin düzenli yapılması önem taşımaktadır.Hastalar tedavi sürecinde baş ağrısı şikayetlerini yaşayabilirler. Böyle bir süreçte her baş ağrısında doktora başvurmak gerekmemektedir. Bununla birlikte hastanın yeni başlangıçlı baş ağrısı varsa, ağrısının sıklık, şiddet ve karakterinde son zamanlarda değişme olmuşsa, hastanın daha önce yaşamadığı kadar şiddetli bir ağrısı varsa, baş ağrısına güçsüzlük, nöbet gibi başka bulgular eşlik ediyorsa mutlaka doktora başvurması gerekmektedir.
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 14:00   #75
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Meme büyütme olarak da bilinen augmentation mammaplasty, çoğu kadın tarafından tercih edildiği için, dünya üzerinde en fazla uygulanan estetik operasyonlardan birisi ve cerrahinin göğüslerde ne kadar iz bıraktığı ise, en çok merak edilen konular arasında yer alıyor.

Göğüslerin genetik olarak normalden küçük olması ya da aşırı ve ani kilo kaybı sebebiyle dolgunluğunu kaybetmesi ve ya doğum sonrası ve emzirmeye bağlı olarak oluşan küçülmeler için uygulandığını söyleyen Op. Dr. Bülent Cihantimur, aynı meme büyütme ameliyatında göğüsler arasındaki eşitsizliğe de son verildiğini söyledi. “Meme büyütme ameliyatları sonrasında sosyal yaşantısına daha özgüvenli olan kadınlar, istedikleri gibi bikini giyebiliyorlar ve görünüşlerinden, duruş biçimlerine kadar değişerek, daha mutlu olduklarını ifade ediyorlar” diyen Cihantimur, en çok merak edilen iz konusunda da değindi.

Dual plane tekniği daha az iz kalmasını sağlar

Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrah, Op. Dr. Bülent Cihantimur meme büyütme ameliyatlarında kullanılan silikonun kas dokusunun altına yerleştirilmesinde dual plane tekniğini kullandıklarını söyledi ve ekledi: “Meme büyütme ameliyatlarında iz kalmaması imkansızdır ancak izin nerede ve ne kadar büyüklükte olacağı çok önemli bir konudur. Göğüs büyütme operasyonlarında hastaların en çok merak ettiği konu, ameliyat sonrasında kalan izin boyutudur. Bu teknik sayesinde hastamız daha az ağrı duyar, bölgede daha az iz kalır ve en doğal görünüme kavuşulur”.

Meme altında 3 cmlik iz

“Uygulanan teknikle istediğiniz dekolte yada bikiniyi rahatlıkla giyebilir ve hayatınız boyunca, bunu konuyu bir daha asla düşünmek zorunda kalmazsınız. Bu teknik sayesinde memenin altında kalan ve normal şartlarda görünmeyen, sadece 3 cm gibi küçük ve fark edilemeyecek bir iz oluşmaktadır” diyen Op. Dr. Bülent Cihantimur, meme büyütme operasyonlarında en fazla dikkat edilmesi gereken konulara da değindi: Göğüslerin doğal görünmesi ve gerçek üstü bir diklik ve büyüklük ile göze batmaması gerekir. Diri ve doğal görünmesi en önemli konudur. Meme büyütme ameliyatları ortalama olarak 1 ila 2 saat arasında sürer. Ameliyat sonrası hasta genelde hastanede yatırılmaz ama gerekli olduğu durumlarda bir gece hastanede kalabilir”.
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 14:01   #76
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Çağımızın en yaygın hastalıkları arasında yer alan kanserin tedavi yöntemlerinden biri olan kemoterapi, hastalar üzerinde birçok yan etkiye neden olabiliyor. Amerikan Hastanesi Onkoloji Diyetisyeni Tuğçe Aytulu, hastaların bu dönemde bulantı, iştah kaybı, tat ve koku almada yaşanan kayıplar ile ishal ya da kabızlık gibi yan etkiler yaşadıklarına dikkat çekerek, diyetisyen önerileri doğrultusunda beslenme alışkanlıklarında yapılacak değişikliklerin tedavi sürecine katkı sağlayacağını ifade ediyor.

Günümüzde kanserden korunma için beslenmede yapılabilecek değişiklikler her zaman konuşulur ve tartışılır. Ancak kanser hastalığı ile karşılaşıldığında da beslenme hastalıkla mücadele kadar önem taşır. Hastalığın tedavi sürecinde farklı yöntemler uygulanabilir. Bazen sadece cerrahi bir işlemle tümör çıkartılması yeterli olurken, bazen kemoterapi ve/veya radyoterapi gerekebilir. Bazen de hiç cerrahi yapılmadan doğrudan bu tedavilere geçilebilir.

Bazı kanser türlerinde hekimler kemoterapi önerdiğinde beslenme alışkanlıkları da bundan etkilenebilir. Bu süreçte hekim veya hemşireler yol gösterebilir veya kemoterapiye başlandığı dönemde hekim, hastaları onkoloji konusunda uzman bir diyetisyene yönlendirebilir. Yapılan bu görüşmelerde kemoterapi sırasında beslenme ile ilgili öneriler, yan etkileri azaltmak için alınabilecek önlemler ve ilaçlarla gıdalar arasında olabilecek etkileşimler konusunda bilgiler hastalar ile paylaşılır. Bu süreçteki beslenme de kişiye ve tedaviye özel değişiklikler gösterebilir. Örneğin bazı kemoterapilerde iştah kesebileceği gibi bazılarında ise olumsuz bir etki yaratmayabilir. Bazı tedavilerde ise ağız içi yaraları oluşabilir.

Kemoterapi sürecinde beslenmede sık karşılaşılan sorunları bulantı veya kusma, iştah kaybı, tat ve koku almada değişiklikler ile ishal veya kabızlık olarak sıralayan Amerikan Hastanesi Onkoloji Diyetisyeni Tuğçe Aytulu sorunlarla başa çıkma önerilerini paylaşıyor.



Bulantı/Kusma

Kemoterapi sürecinde bulantı veya kusma olabilir. Bulantıların uzun sürmesi iştahı etkileyebilir ve kilo kaybına yol açabilir. Kusmanın çok olması durumunda dehidrate (vücuttan elektrolit ve sıvı kaybetme) olunabilir. Bu da vücut minerallerinin azalmasına bağlı başka sorunlar ortaya çıkarabilir. Bulantı ve kusmaya etkili bir çözüm bulabilmek için önce nedenini bilmek gerekir. Bulantının tedavisi kişiye özeldir. Kemoterapiden kaynaklanan bulantı için, doktorun önerdiği ilaç tedavisi uygulanmalıdır. Anksiyete veya halsizlikten kaynaklanan bulantı için ise fiziksel veya mental rahatlama teknikleri uygulanabilir veya diyette bazı değişiklikler yapılabilir. Çok sulu olmayan, kızarmış ekmek, galetalar, peksimet, leblebi gibi kuru yiyecekler bulantıyı azaltabilir.

İştah Kaybı

İştah kaybı veya yeme konusunda isteksizlik kemoterapinin sıklıkla karşılaşılan yan etkilerinden biridir. Yemek yiyememe kilo kaybına neden olabilir ve kilo kaybı güçsüzlük ve halsizliğe neden olabilir. Bu durumda doktordan ya da diyetisyenden destek alınmalıdır. Doktor ya da diyetisyenlerin destek ürün önerileri uygulanmalıdır. Bunun dışında küçük hacimli ve yüksek kalorili gıdalar tüketmek uygun olacaktır.

Tat ve Koku Almada Değişiklikler

Kemoterapi sırasında tat ve koku almada değişiklikler sık karşılaştığımız yan etkilerden biridir. Bu değişiklikler iştahı etkileyebilir. Düzenli ağız bakımı yapmak ve dişlerin fırçalanması ağız sağlığının korunmasını sağlarken daha iyi tat almanızı sağlar. Tat değişikliği sebebiyle yemek yemekte zorlanma halinde yemek öncesi de yumuşak bir fırçayla dişlerin fırçalanması kolaylık sağlamaktadır. Ağız içinde yaralar olması gıda alımını zorlaştırabilir. Koku ve tatla ilgili hissedilen duygular günden güne değişebilir. Bu yüzden beslenmede daha önce denenmemiş yeni gıdalar ekleyebilir.

İshal/Kabızlık

Kemoterapi sırasında ishal veya kabızlık görülebilir. Her ikisi de uzun sürdüğünde istenmeyen durumlardır. İshal ,vucüttan hem sıvı hem de mineral kaybına sebep olabilir. Kontrol altına alnmayan ishal yorgunluk, iştahsızlık, halsizlik ve kilo kaybına yol açabilir. Kabızlık da karın ağrısı ve şişkinliğe sebep olabilir. Her iki durumda da beslenme durumunun değerlendirilmesi gerekebilir.
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 14:02   #77
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Günde 15 dakika tedavi alan hasta, günlük hayatına hiçbir sıkıntı yaşamadan devam edebiliyor.

KANSERLE MÜCADELEDE TOMOTERAPİ DÖNEMİ

Medical Park Bahçelievler Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Berrin Pehlivan, Türkiye’de ve dünyada sadece sayılı merkezlerde bulunan Tomoterapi teknolojisinden heyecanla bahsediyor. Baş-boyun kanserleri derneği kurucu üyesi de olan Dr. Pehlivan, bu teknolojiyi “bilgisayarlı tomografi” temeli üzerine tasarlanmış tek radyoterapi sistemi olarak tanımlıyor.

Geleneksel radyoterapi cihazları, geniş bir radyasyon ışınını sadece bir kaç açıdan verebilme olanağına ve teknolojisine sahip. Tomoterapi tedavi teknolojisinde ise, tedavi ışınları bütün açılardan optimize edilerek, uygun dozda ışın “nokta atış” ile kanserli hücrelerİ hedef alıyor. Sağlıklı dokular zarar görmediği için hasta, bulantı, kusma yutma güçlüğü gibi yan etkilere maruz kalmıyor.

SAĞLIKLI DOKU KORUNUYOR

Tomoterapi cihazında, tek bir radyasyon ışını yerine, bir ışın binlerce küçük, dar “ışıncıklara” bölünüyor. Böylelikle farklı dozlar, sağlıklı çevre dokulara mümkün olduğunca zarar vermeyecek şekilde, tümörün farklı kısımlarına ulaşıyor.

Pehlivan, “Kemoterapi, yan etkileri olan bir tedavi. Vücuda ağızdan veya damardan verilen ilaç, tüm vücuda yayılıyor ve büyük yan etkileri var. Radyoterapi ise bölgesel bir tedavi şekli, uygulanan yerde olumlu etkisi ve yan etkisi görülüyor. Bu yeni cihazlarla ışınlar mümkün olduğunca hastalıklı bölgeye yönlendiriliyor ve çevresindeki sağlam doku korunuyor. Hasta, tedavi sonrasında, kemoterapide görülen ağır halsizlik durumunu yaşamıyor” diyor.

GÜNDE 15 DAKİKA

Tomoterapi, bir hasta için yaklaşık olarak, haftada 5 gün uygulanabilen ve SGK’nın karşıladığı bir tedavi uygulaması. Tomoterapide tedavi süresi tümörün türüne göre, 3 ile 8 hafta arasında değişiyor. Günde 15 dakika tedavi alan hasta, günlük hayatına hiçbir sıkıntı yaşamadan devam edebiliyor.

360 DERECE GÖRÜNTÜLEME

Tomoterapi cihazı ile tümörünü yerini ve kabaca büyüklüğünü görüntülemek mümkün oluyor. Hastanın etrafında 360 derece dönen tomografi cihazı bu görüntülemeyi mümkün kılarken, 3 boyutlu görüntüleme ve 3 boyutlu tedavi tek bir sistemde tamamlanabiliyor.

KUTU 1: HANGİ KANSER TÜRLERİNDE DAHA ETKİLİ

Baş-boyun kanserleri

Beyin, omurilik tümörleri

Akciğer kanseri

Cilt kanserleri

Gırtlak ve geniz tümörü

Rektum kanseri

Prostat, mesane kanserleri

Jinekolojik ve meme kanseri
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 14:03   #78
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Tabii uykusuzluk veya az su içmek gibi hatalı alışkanlıklarımızın tetikleyici rolünü de unutmamak gerekiyor. Gerilim tipi baş ağrısı genellikle hafif veya orta şiddette tüm baş bölgesinde ağırlık, gerginlik olarak hissedilen ağrı tipini oluşturuyor. Yaşam kalitemizi olumsuz yönde etkileyen ve toplumda en sık görülen gerilim tipi baş ağrısından aslında gerek koruyucu ilaçlarla gerekse günlük yaşam alışkanlıklarında düzenlemeler yaparak korunmamız mümkün. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Aylin Öztürk Yavuz baş ağrısından korunmak için yaşam alışkanlıklarımızda almamız gereken önlemleri anlattı.



İstirahat edin
İstirahat özellikle aşırı egzersiz ya da yorgunluğa bağlı baş ağrısını önlemek için gerekiyor. Kan dolaşımını düzenleyerek tüm organlara ve özellikle de beyne oksijen girişini artırarak ağrıdan koruyucu etki gösteriyor.



2. Bol bol su için

Su, kan dolaşımını kolaylaştırdığı ve gerekli elektrolit ile minerallerin dengesini sağladığı için baş ağrısından koruyucu etki gösteriyor. Bu nedenle her gün 2 litre su içmeyi alışkanlık haline getirin. Ayrıca yoğun alkol, kafein ve şeker alımı da baş ağrısını tetikliyor. Bunların alımını kısıtlamak kan dolaşımını rahatlatarak ağrı yapıcı maddelerin uzaklaştırılmasını kolaylaştırıyor.



3. Stresten arının

Günlük yaşam fonksiyonlarını zorlaştıran depresyon ve anksiyete gibi psikiyatrik bozukluklar baş ağrısını tetikleyen ve uzman hekime başvurulmasını gerektiren hastalıklar. Ancak özellikle yoğun stres altında olduğunuz dönemlerde belki günü basitçe planlayıp organize etmek ya da gün içinde kendinize ait serbest zamanı uzatmak, baş ağrısından korunmak için de işe yarayabiliyor.



4. Soğuk /sıcak uygulaması yapın

Sıcak veya soğuk uygulaması özellikle gerilim tipi baş ağrısında gergin kasları gevşetmek üzere uygulanabilen bir yöntem. Ilık havlu ya da bir beze sarılmış buz kalıpları alın, şakak ile boyun bölgesine yerleştirerek bir süre bu şekilde tutun. Ardından aynı işlemi 20 dakika arayla 3 kez tekrarlayın.



5. Gevşeme terapilerinden faydalanan

Gevşemek demek, televizyon karşısında koltuğa uzanmak değildir. Gevşeme terapileri normal koşullarda hayatımızın içinde olmayan, ancak öğrenip çaba göstererek çok yararını görebileceğimiz çeşitli tekniklerdir. Derin nefes alma, yoga, davranış terapileri ile akupunktur gibi gevşeme terapileri beyindeki serotonin düzeyini artırıyorlar. Bu sayede baş ağrısından korunmada etkili oluyorlar. Bu terapilerden size uygun olanları tercih edebilirsiniz.



6. Uykunuz ne az, ne de fazla olsun

Uyku vücudun kendini onarması ve yeniden yapılandırması için en önemli süreçlerden. Bu nedenle uyku eksikliği her türlü ağrı için tetikleyici oluyor. Düzenli ve aynı saatlerdeki uyku ile esas olarak beynin biyoritmimizi sağlama görevi uygun bir şekilde gerçekleşmiş oluyor. Calışmalar 1-3 gece süren 1-3 saatlik uyku azalmasının ağrıyı tetiklemeye yeteceğini bildiriyor. Uyku öncesi alışkanlıklarınız ve uyku ortamınız da uyku kalitesini belirlemede önemli rol oynuyor. Uyku düzeninizi; vücudun ihtiyacı olan bir erişkin için günde ortalama 6 saatten daha az uyumamak ve 10 saati de aşmamak şeklinde düzenleyin. Çok geç saate kalmadan aynı saatte uyuyup aynı saatte uyanmanız da ağrıdan koruyucu etki gösterecektir.



7. Duruşunuza dikkat edin

Düzgün bir duruş özellikle kasların gerginliğini alarak ağrıyı azaltmaya yardımcı olabiliyor. Ayakta iken omuzlarınızı geriye ve yukarıya doğru itip, karın ile kalça kaslarınızı içe çekerek bu postürü sağlayabilirsiniz. Otururken de vücudunuzun dik olmasına ve başınızı öne doğru eğmemeye özen gösterin.



8. Masaj yaptırın

Masaj hem stresin, hem de kas gerginliğinin azalmasında oldukça etkili bir yöntem. Baş ağrısından korunmak için özellikle boyun ve omuz bölgesi kaslarına masaj yaptırmanızda fayda var.



9. Sigara içmeyin

Sigara gerek kokusu, gerekse vücutta yarattığı kan dolaşımı değişiklikleri ve ağrıyı uyaran toksik kimyasal maddeler içermesi nedeniyle baş ağrısını tetikliyor. Sigara içiyorsanız bu sağlıksız alışkanlığınızdan bir an önce vazgeçin.



10. Düzenli egzersiz yapın

Egzersiz mutluluk hormonunun salınmasını sağlıyor, kan dolaşımını düzenliyor ve kasları gevşetiyor. Bu özellikleri sayesinde baş ağrısından koruyucu etki gösteriyor. Haftada 3 gün en az 30’ar dakika vücudunuzu yormayan yürüyüş, jogging gibi sporları yapmaya özen gösterin.



11. Öğün atlamayın

Alınan gıdaların türünden çok, öğün atlamak, bir başka deyişle uzamış açlık baş ağrısını tetikleyebiliyor. Bu nedenle ara öğünlerle birlikte günde 5-6 öğün beslenmeyi ihmal etmeyin.



Ilık duş alın
Ilık duş kasları gevşeterek baş ağrısından koruyabiliyor. Fazla sıcak ya da soğuk duş ise kan dolaşımını olumsuz yönde etkileyerek baş ağrısını artırıcı etki gösterebiliyor.
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 14:03   #79
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Kimisi özgüvenini yitiriyor ve psikolojik sorunlar yaşıyor, kimisi konuşmaktan bile çekiniyor. Birçok insan da, bu rahatsızlığın sinüs ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlar ile şeker hastalığı, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği, metabolizma bozuklukları, bademcik iltihabı ve diş eti rahatsızlıkları gibi bir dizi yaşamsal önemdeki hastalığın habercisi olabileceğini düşünmeden hayat sürüyor. Oysa ağız kokusunu asla küçümsememek gerekiyor.



İstanbul Aydın Üniversitesi (İAÜ) Diş Hekimliği Fakültesi Hastanesi Restoratif Diş Tedavisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Engin Fırat Cakan, “Ağız kokusu sakız çiğneyerek örtülebilecek bir problem değil, ciddiye alınması ve tedavi ettirilmesi gereken bir tablodur. Erken teşhis ile ileride tedavisi çok daha zor hale gelen birçok hastalığın tanısında anahtar rolü oynamaktadır” dedi.



Araştırmalara göre, her 20 kişiden 19'u hayatının bir döneminde dişeti hastalığına yakalanıyor ve her dört kişiden biri ağız kokusundan muzdarip. Ağız kokusunun ‘Fizyolojik ve Patolojik’ olmak üzere iki başlığa ayrıldığını belirten Yrd. Doç. Dr. Engin Fırat Cakan, şunları söyledi: “Ağız kokusu her açıdan ciddiyetle üzerine gidilmesi gereken bir konudur. Kişilerin ağız kokusunu saptaması kolay olmayabilir. Genellikle eş, dost ya da yakın çevreden geri bildirimler ile fark edilmektedir. Ancak en kesin ve sebebe ilişkin doğru teşhisi şüphesiz diş hekimleri koyabilir. Bu nedenle düzenli olarak 6 ayda bir diş hekimine muayene olmak, ağız kokusunun kaynağını belirlemek gerekmektedir. Halitometre adı verilen ağız kokusu ölçüm cihazı ile kötü kokunun kaynağı, kokuya yol açan faktör, bakteriler tarafından üretilen bileşikler ve bu bileşiklerin oranları çok kısa sürede ölçülebilmektedir. Hızlı bir şekilde, kolay bir ölçümle ağız kokusunun tanısı belirlenebilmektedir.



Fizyolojik ağız kokusu tüketilen besinler ya da sindirim kanalında biriken gazlar nedeniyle ağız içerisinde hoş olmayan koku oluşumudur. Patolojik ağız kokusu ise mide bağırsak hastalıkları, solunum sistemi rahatsızlıkları, kronik rahatsızlıklar (diabet, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği) ya da metabolik bozuklukların habercisi olabilir. Yapılan araştırmalara göre ağız kokusunun yaklaşık %85 oranında sebebi ağız boşluğundan kaynaklanmaktadır. Periodontal dokularda bulunan ödem, kanama, dental plak oluşumu veya diş taşı varlığı; dil üzerine yerleşen ve diş yanak arasındaki boşluklarda biriken bakterilerin varlığı ağız kokusunun başlıca sebeplerindendir. Ek olarak ağız içinde bulunan ve hasta tarafından fark edilmeyen ara yüz çürükleri ve eski restorasyonların kontak yüzeylerindeki bozulmalar ağız kokusunun önemli sebepleri arasında yer almaktadır. Ağız boşluğu kapsamlı bir muayene ve radyografik inceleme ile detaylı olarak değerlendirilmeli; periodontal hastalıklar, çürük diş dokuları tedavi edilmeli, yüzeyi bozulmuş olan eski restorasyonlar tekrar edilmeli, dolayısıyla plak birikimine ve ağız kokusuna neden olacak ağız kaynaklı tüm faktörler elimine edilmelidir.



Ağız kokusuna engel olmak ve mevcut ağız kokusunu ortadan kaldırmak için olmazsa olmaz çözüm diş hekiminize düzenli olarak muayene olmaktır.”
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-03-2017, 14:04   #80
Mehmetkarahanlı
Informant
 
Mehmetkarahanlı kullanıcısının avatarı
 
Konum: Bursa
Yaş: 57
Mesaj: 16,461
Üye No: 130517
Giriş: 27-11-2015

Uydu Alıcısı: nexstar

Kart Paylaşımı: hayır
Thanks: 1,618
Thanked 266 Times in 231 Posts
Varsayılan

Uyku vücudun, özellikle beynin, kendini dinlendirmesi ve yenilemesi için hayati önemi olan bir dönemdir. Uykusunu verimli alamayan veya uyuyamayan bir kişinin günlük hayatında ve sağlık durumunda bir çok sorun ortaya çıkacaktır. Sabah yorgun kalkıp, gün içinde işinde ve evinde düşük performans ile çalışmasının yanı sıra sinirlilik, mutsuzluk, sosyal çevre ile ilişkilerde bozulmalar giderek artar. Sonuçta vücut dinlenemediği gibi stres ile ilgili mekanizmalar ve hormonal dengeler devreye girerek başta kalp-damar sistemi olmak üzere tüm sistemlerde bozulmalara yol açar. Bunun belirgin etkilerini yaygın vücut ağrıları ve zihinsel performansta azalma olarak da görebiliriz.

Uyku Bozukluklarının Uluslararası Sınıflandırma Sistemi’nde uykusuzluk “insomnia” başlığı altında geçer. İnsomnianın tanımı uykunun başlatılmasında, sürdürülmesinde veya uygun ortam ve zaman olmasına karşın kaliteli uyumakta güçlük çekilmesidir. İnsomnianın toplumdaki sıklığı yaklaşık %10 civarında olmakla birlikte, toplumun ortalama %30-35’inde yaşamı süresince geçici de olsa i görülmektedir.

Uykusuzluk 3 aydan daha uzun sürmüşse kronik olarak tanımlanır ve her geçen süre tedaviyi biraz daha güçleştirir. Yaşanmış kötü bir olaydan sonra başlayabileceği gibi, kendiliğinden, hatta çocukluktan itibaren de ortaya çıkabilir. Bunun yanı sıra diğer zihinsel bozukluklar ve duygu durum bozukluklarında da ikincil olarak görülebilir. Özellikle yaşlılarda ortaya çıkan uykusuzlukta zihinsel hastalıklar açısından tanı ve tedavide dikkatli olunmalıdır. Uykusuzluğa yol açan diğer tıbbi hastalıklar ise; kardiyak, mide-sindirim sistemi ve solunum sistemi bozukluklarıdır. Bunlara vücutta yaygın ağrılarla seyreden fibromiyalji/miyofasial ağrı sendromlarını ve diğer ağrılı durumları da ekleyebiliriz. Bahsedilmesi gereken diğer husus ise başka hastalıklar ile ilgili veya herhangi bir hastalıktan bağımsız olarak kişinin kullandığı ilaç ve maddelerin yine uykusuzluğa yol açabileceğidir.



Her uykusuzluk tanımlayan kişinin tanısı insomnia olmayabilir. Çünkü uykusuzluk başka bir uyku hastalığına bağlı iken kişi bunun sadece uykusuzluk olduğunu düşünüyor olabilir. Örneğin uykuya dalmayı engelleyen bacaklarda (hatta kollarda ) ortaya çıkan ve tam tarif edilemeyen ağrılı, kramplı, karıncalanmalı bir durumda asıl tanı “Huzursuz Bacak Sendromu” olabilir. Bu durumda aldığı uyku ilaçları hastayı iyileştirmek yerine daha da kötüleştirebilir. Veya uykusunu sürdüremediğini, sık ve erken uyandığını söyleyen kişilerde uykuda ortaya çıkan periyodik bacak hareketleri uykunun bölünmesine, uyanmaya veya kalitesiz uyumaya sebep olabilir. Benzer bir durum

uykuda solunum bozuklukları ve kabus bozuklukları için de geçerlidir. Bu hastalıkların tümü Uyku Bozukluklarının Uluslararası Sınıflandırma Sistemi’nde farklı tanılar alırlar ve tedavileri oldukça farklıdır.



İnsomnia tedavisinde doğru tanı çok önemlidir. Doğru tanı konduktan sonra ilaç veya zihinsel-davranışçı tedaviler veya her ikisini de kullanarak hasta tedavi edilebilir. Uykusuzluk bir kader veya ihmal edilecek bir durum değildir. Bu sebeple uyku konusunda eğitimli bir nöroloji uzmanına başvurmanız uykusuzluğun hayatınızda yaptığı olumsuz etkilerden kurtulmak için atacağınız ilk adım olmalıdır. Sonrasında tanınıza göre nöroloji uzmanının yanı sıra gerekirse takip ve tedavinize göğüs hastalıkları, kulak burun boğaz uzmanları ve psikolog/ psikiyatristlerin de içinde olduğu bir ekip tarafından etkin olarak devam edilebilir. Çünkü çoğu kişinin yaptığı üzere sadece bir uyku ilacı alarak sorunu çözümlemeye çalışmak, çözüm olmadığı gibi sadece çözümü geciktirici bir hareket olacaktır.
Mehmetkarahanlı is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla

Konu Araçları
Görünüm Modları

Forumdaki Yetkileriniz
Konu açma yetkiniz yok
Konularda cevap yazma yetkiniz yok
Eklenti yükleme yetkiniz yok
Kendi mesajlarınızı düzenleme yetkiniz yok

BB code is Açık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı

Hızlı Geçiş



Saat 14:30.


Powered by vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.