Mach1 Digital Community

Geri Git   Mach1 Digital Community > Sohbet - Gündem - Haberler - Spor - Sosyalite > Genel Sohbet - Geyik
 

Forum içerisinde "Digiturk, D-Smart" gibi Yerli Platformları kapsayan, bunlarla ilgili "Kart paylaşım (Card Sharing), Iptv adresi , Key, Şifre, Dosya" içerikli her türlü açık alanda yazışma yasaktır ! Tespiti durumunda ilgili kişiler forumdan süresiz uzaklaştırılacaktır ve talep durumunda resmi mercilere bilgileri verilebilecektir lütfen bu konularda kurallara uyalım.
** SERVER ÜYELİK SÜRELERİ BİTENLER KAPATILDI YENİLEMEK İÇİN ÖZEL MESAJ ATIN** Cccam Özel Pay Server Hakkında Üyelik ve bilgi almak için buraya tıklayarak özel mesaj atabilirsiniz...Üyeliklerini yenileyen ve yeni üyelere artık 2 farklı CCcam server verilmektedir..
** IPTV+ CCcam Server Hakkında Üyelik ve bilgi almak için** buraya tıklayarak özel mesaj atabilirsiniz...
 
 

   

   

Yanıtla
 
Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 04-12-2006, 03:02   #11
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation Olumlu DÜŞÜn Olumlu YaŞa

OLUMLU DÜŞÜN OLUMLU YAŞA
Her şey düşüncede başlar. Dünya ve içerdiği her şey düşüncenin ürünüdür. Bugün kullandığımız otomobil, bilgisayar, oturduğum sandalye önceleri bir düşünceden ibaretti. Hepsi önce düşüncede oluşturuldu ve düşüncenin yaratıcı sürecinin ürünü olarak gerçekleşti.

Kişiler arası ilişkiler dünyasına gelince, davranış ve duygularımızın nedenleri düşünce dünyamızın içinde yatar. Ön planda davranış ve duyguların alışverişinin ve karşılıklı değişimin yer aldığı kişiler arası iletişim sürecinde, davranış ve duyguların değişmesi, düşüncenin değişmesinden geçer. Ancak bunu gerçekleştirebilmek yani kalıplaşmış düşüncenin yerine yeni düşünce koyabilmek o kadar da kolay değildir. Çünkü yıllarca belirli tarzda düşünmeye adeta şartlanmışızdır. O yüzden düşüncelerle ilgili üzerinde durulacak ilk soru “acaba düşüncelerimizin her zaman farkında mıyız?” dır. Bu sorunun yanıtı bazen “evet” ama çoğunlukla “hayır” dır.

Düşünce ile ilgili ikinci önemli özellik ise düşünce sürecinin kesinlikle bir mantık yapısına ihtiyaç duymasıdır. İster öfke, ister çöküntü , ister sevinç, ister huzur, vb. olsun çoğu duygunun gerisinde, kendi içinde tutarlı bir mantık akışı vardır. Her bir davranış ve duygu, söz konusu mantık akışının noktalandığı sonuçta oluşur. Beynimiz, temelde, mantık akışları için ve içinde yaşar. Beyin için , gerçekçi olsun veya olmasın, önemli olan bir mantık akışını bitirebilmektir.

Basit bir mantıksal silsilede, üç temel aşama söz konusudur. Bunlardan ilki, çevremizdeki olaylar (başkalarının davranışları dahil) hakkında geliştirmiş olduğumuz, oldukça yerleşik bir inanç ya da kural veya büyük önermedir. İkinci öğe, büyük önermenin ilgili olduğu olay grubundan bir örnektir. Bu da orta önermedir. Silsiledeki son unsur, büyük ve orta önermelerden hareketle varılan sonuçtur.



Örnek: Beşir, hataların başkalarının gözünden düşmeye neden olduğuna inanır.

Beşir, geçen gün patronuyla çalışırken iki hata yapar,

SONUÇ: Beşir, o akşam eve patronunun gözünden düşmüş

düşüncesiyle gider.

Beşir, ertesi gün patronuyla çalışırken kendini gözden düşmüş hisseder.



Düşüncenin diğer bir özelliği ise beynimizin kendi kendine telkin hizmeti veren bir organ olmasıdır. Düşüncelerimiz, refleks hızında , mantıksal silsileler takip eden ve çoğunlukla farkında olmadığımız bir bilinç düzeyinde güçlü telkinlerde bulunabilen süreçlerdir. Düşüncenin tüm bu özelliklerinin yanı sıra sözel olmayan resimsel nitelikleri de vardır. İki gözümüzle gördüğümüz şeyleri tercüme eden birde zihin gözümüz vardır. İki gözümüz gerçek kendini nasıl gösteriyorsa onu öyle algılar. Oysa zihin gözümüz gerçeği kendi istediği gibi resmedebilir. “ “işler göründüğü gibi değil” deyimi bu özelliği ne kadar isabetle açıklıyor değil mi?”

Peki olumlu yaşayabilmek için düşüncelerimizi nasıl organize etmeliyiz ? Daha mutlu bir yaşam için olumlu düşünmeyi yaşamımıza nasıl geçirmeliyiz?



1. Öncelikle bizi olumsuz duygu haline iten olumsuz düşüncelerimizin farkına varmalıyız. Bunun için bir günce tutup gün içinde aklınızdan geçen olumsuz düşünceleri not edin.

2. Eski inanış ve düşünce kalıplarının yerine yeni düşünce kalıbını koymalıyız. Bu yeni bir zihinsel yapının çatısını oluşturur.

3. Bitirilmiş resim üzerinde çalışmaya başlayabiliriz. Yani yeni bir yaşam için amaç listesi oluşturabilirsiniz. Bunun içinde olumlu imgeleme tekniğinden yararlanabiliriz. Amaç listesini oluştururken şunlara dikkat etmeliyiz:

1) Zihnimize göndereceğimiz mesaj olumlu bir cümleden oluşmalı, geniş ya da şimdiki zamanda kurulmalı. Örneğin “Artık sunum yaparken heyecanlanmayacağım” yerine “Sunum yaparken son derece rahat ve güvenliyim” cümlesi daha uygundur.

2) Zihnimizde bir düşüncenin yerleşmesi için en az 21 güne ihtiyacımız var. Bu nedenle yeni düşünceye alışmak için minimum 21 gün geçmesi gerekiyor.

3) Olumsuz düşünmek olumsuz olayları mıknatıs gibi üzerimize çeker. Biz buna psikolojide “Kendini gerçekleştiren kehanet” diyoruz. Bu nedenle daha mutlu bir yaşam için olumlu düşünün. Unutmayın, düşündüğünüz her şey yapacağınız her şeyin belirleyicisidir.





DÜŞÜNCELERİMİN BAZI TEMEL NOKTALARI







· HER BİRİMİZ TÜM YAŞAM DENEYİMLERİMİZDEN YÜZDE YÜZ SORUMLUYUZ.



· AKLIMIZDA OLAN HER DÜŞÜNCE GELECEĞİMİZİ YARATMAKTADIR.



· HERKES İÇİN EN BÜYÜK MUTSUZLUK “YETERİNCE İYİ DEĞİLİM” DİYE DÜŞÜNMEKTİR.



· BU SADECE BİR DÜŞÜNCEDİR VE DÜŞÜNCE DEĞİŞTİRİLEBİLİR.



· KENDİMİZİ GERÇEKTEN SEVDİĞİMİZ ZAMAN HAYATIMIZ HER YÖNÜYLE DÜZENE GİRER.



· OLUMLU DEĞİŞİMLERİN ANAHTARI ŞİMDİ VE BURADA KENDİMİZİ ONAYLAMAK VE KABUL ETMEKTİR.



· BEDENİMİZDE “HASTALIK” DENEN ŞEYİN YARATICISI BİZİZ.



· KENDİ HAKKIMIZDA DÜŞÜNDÜKLERİMİZ KENDİ GERÇEKLERİMİZDİR.



· HER BİRİMİZ DÜŞÜNCE VE DUYGULARIMIZLA KENDİ YAŞAM DENEYİMLERİMİZİN YARATICISIYIZ.



Kaynak : Düşünce Gücüyle Tedavi (Louise Hay )

İletişimsizlik Becerisi ( Doç.Dr.A.Kadir Özer)

3 Psikolojik Soru (Kadir Özer)

%100 Düşünce Gücü (Jack Ensing Addington)

Duygusal Gerilimle Baş Edebilme ( Doç.Dr.A.Kadir Özer)



·

________________________________________________________________________________

cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-12-2006, 03:03   #12
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation İÇİmİzdekİ Volkan:Öfke

Öfke bir işarettir, hem de önemli bir işaret. Öfkemiz incindiğimizi, haklarımızın ihlal edildiğini, gereksinimlerimizin ya da isteklerimizin doğru şekilde karşılanmadığını ya da sadece, işlerin yolunda gitmediğini gösteren bir ileti olabilir. Öfkemiz yaşamımızdaki önemli bir duygusal sorunu ihmal ettiğimizi gösterebilir. Öfkemiz, başa çıkabileceğimizden çok daha fazlasını yaptığımızı ya da verdiğimizi gösteren bir işaret olabilir. Ya da öfkemiz başkalarının bizim için, kendi gelişimimiz ya da yeterliliğimiz pahasına çok fazla şey yaptıklarına dair bir uyarı olabilir. Tıpkı fiziksel acının elimizi sobadan çekmemizi gerektirdiği gibi acı da benliğimizin bütünlüğünü korur. Öfkemiz bizi, başkalarının hakkımızdaki tanımlama şekline "Hayır" ve kendi benliğimizin isteklerine "Evet" demeye yönlendirebilir.
Tanımadığınız, ele almadığınız öfke, içimizdeki bir tohum gibidir ve etkileri pek çok yöne uzanır. Bastırılmış öfke, öfkeyi ilk yaratan durumu sürdürmemize yol açan sistemleri meydana getirir. İşte bu yüzden, azami özgürlüğe giden yolda, bastırılmış öfkemizden haberli olmamız önemli bir adımdır. Şu anki incinmemizle onun kaynağı arasındaki bağlar, kolayca gözden kaçabilir. Acımızın kaynağı yılların ardına kapatılmış da olsa inkar edilemeyecek kadar güçlüdür. İnsanların, çocuklukta karşı çıktıkları durumları yaratacak kişilerle evlenmelerine yalnızca rastlantı deyip geçemeyiz. Yıllar boyu insanların hep aynı çıkmaz sokakları denemelerini, tövbe ettikleri işleri yeniden yapmalarını rastlantı ile açıklamak zordur. Eski davranış kalıplarımızın kaynağını ve gücünü anlamadığımız sürece, bunlarda gerçek bir değişme yapamayız. Öfke her zaman, gerçek veya varsayılan haksızlığa verilen tepkidir. Geçmişimizde ne zaman bize gönderilenin elimize geçmediğini, kandırıldığımızı ya da alış-verişte zararlı çıktığımızı hissettiysek, ne zaman bizden haksız isteklerde bulunulduysa (örneğin hata yapmadığımız halde özür dilememiz istendiyse) pek çok öfke duymuşuzdur. Söyleyeceğimiz bir şey varken susturulduğumuzda, geçerli duygularımız yüzünden cezalandırıldığımızda hep haksız yere cezalandırıldığımızı hissetmişsizdir. Nerede haksızlık varsa orada öfke de vardır. Bu olayların yirmi, otuz, kırk yıl önce gerçekleşmiş olmaları bir şey değiştirmez. Yaşamlarımızı denetim altında tutmayı sürdürürler.

Öfkeden Kurtulmak İçin Altı Yetenek

Öfkemize takılı yaşamanın bedeli nedir? Şimdi bir insanın mutlu ve başarılı bir iyileşme sürecini yaşaması için kazanması gerekli altı yetenekten söz edelim.
Başarılı yaşam için birinci yetenek, yönü veya amaçları (doğru) saptama yeteneğidir. Doğru sözcüğü parantez içinde verilmiştir, çünkü burada sizin için doğru olan kastedilmektedir. Başka birinin sizin için tanımladığı, size uygun gördüğü yöne ve amaçlara doğru hareket etmenin hiçbir yararı yoktur. Sizin yaşamınızı anlamlı ve dolu kılan, ancak kendi yönünüz, kendi hedeflerinizdir. Hedeflerini saptayıp o yönde ilerleyemeyenlerin başarılı ve mutlu yaşamlara kavuşmaları zordur.
Başarılı yaşam için gerekli ikinci yetenek de gereksinimimiz olana şeyleri isteme yeteneğidir. İsteyemediğimiz şeyleri elde edemeyiz. Bu durumda elde edeceğimiz tek şey öfke olur. Bundan sonra da ödeşmeye yöneliriz. Böylece isteyememek, elde edememek, öfkelenmek ve ödeşmek kısır döngüsü içinde yaşarız.
Üçüncü yetenek hayatın akışına karşı sabırlı olma yeteneğidir. Kin tutan ya da bağımlılığını bir başka bağımlılığa dönüştüren insan sabır gösterme yeteneğine sahip olamaz.
Dördüncü yetenek yaşanan anın zevkine varabilme yeteneğidir. Öfke, herhangi bir şeyden zevk almamızı engeller. Depresyon, bastırılmış kin ve aşırı tedirginlik, kaygı üzerinde düşünün. Öfkenin bu yüzleri hayattan zevk almamızı engeller. "Duygularını paylaşmayanlar" kolay mutlu olamazlar. Bağımlılığa sahip insanlar da tam ve dolu dolu yaşamak olanağından uzak kalırlar.
Beşinci yetenek affedebilme yeteneğidir. Kendilerini ve başkalarını affedemeyen kişiler pek mutlu ve huzurlu olamazlar. Öfke, kendimizi, yaşamı ve başkalarını affedebilmemizi engeller.
Altıncı yetenek yaratıcı bir istekliliğe sahip olma yeteneğidir. Gerçekten mutlu olan insanlar yaşama katkı yaparlar. Çok zaman bir çeşit güzellik yaratırlar. Bu, ihtiyacı olan bir dosta el uzatmak, yalnız birine mektup yazmak ya da gönüllü çalışma yapmak şeklinde olabilir. Şekli ne olursa olsun, yaptığımız, dünyayı bulduğumuzdan daha iyi bırakmaktır. Öfke ise enerjimizi, yaratıcı sevecenliğe olanak bırakmayacak kadar çok tüketir.

ÖFKEYLE BAŞETME

Daha az yoğun tatsız düşünceleri fark etmeyi ve onlarla ve sonuçlarıyla başa çıkmayı öğrenmek, gereksiz öfkeyi önler. Bundan sonra öfkelendiğinizde, şu soruları düşünün:

1-Öfke ile birlikte başka hangi duyguları yaşıyorum? Örneğin:Bir arkadaşınızın, ona olan güveninizi sarstığını farz edin. Büyük olasılıkla, ilkönce kırıldığınızı hissedeceksiniz.

2-Öfkelenmeme nasıl yol açıyorum? Mantıksız inançlarım neler? Bunu bana nasıl yapar? Bunu kabul edemem! O bir alçak. Onu tanıyamamışım. Haddini bildireceğim.

3-Bu duruma daha mantıklı nasıl yaklaşabilirim? Talep etme, dayanamama, şikayet etme ve suçlama dışında kendime neler söyleyebilirim? Kendinize şunları söyleyebilirsiniz: Ona sır vermemem gerektiği ortada - fakat bu herkesin güvenilmez olduğu anlamına gelmez. Kırıldım, ama buna dayanabilirim - hayatım devam edecek! Belki onu daha iyi tanımam gerekirdi, fakat tanımıyordum. Bir daha ki sefere daha dikkatli olacağım. Onun bazı özelliklerini seviyorum, ama bu sevdiğim özelliklerinden biri değil!

4- Olumlu bir bakış açısı seçeneği ne olurdu? Durumdaki olumlu potansiyel nedir? Bir fırsat ya da öğrenilecek bir şey var mı? Olaya mizahi bakış nasıl olurdu? Kendinize şöyle diyebilirsiniz: En azından onunla olan ilişkimin sınırlarını öğrenmiş oldum. Birçok açıdan hoş bir kadın, fakat sır verilecek birisi değil. Veya mizahi açıdan: Şimdi film yıldızları gibi oldum -herkes benden söz ediyor!

5-Amacımı nasıl değiştirebilirim? Kontrol etmeye çalışmak benim için ne kadar önemli? Benim kazanmam şart mı, yoksa her ikimizin de kazanacağı bir yol var mı? İntikam almanın sonuçları neler? Haklarımı başka nasıl koruyabilirim?

Kaynaklar

Larsen, E., Hegarty C. L. (1997). Öfkeden Affetmeye (çev). Ankara: Erek Yayınları.

Lerner, H. (1996). Öfke Dansı (çev.). İstanbul: Varlık Yayınları.

McKay, G., Dinkmeyer, D. (1998). Ne Hissettiğiniz Kendinize Bağlı (çev.). Ankara: HYB

Morganett, R. S. (1990). Skills for Living. Group Counseling Activities For Young Adolescents. Illıonois:Research Press.

Özer, A. K. (1994). Öfke, Kaygı ve Depresyon Eğilimlerinin Bilişsel Alt Yapısıyla İlgili Bir Çalışma. Psikoloji Dergisi, 9 (31), 12-25.

Özer, A. K. (1994). Sürekli Öfke ve Öfke İfadesi Tarzı Ölçekleri Ön Çalışması. Psikoloji Dergisi, 9 (31), 26-35.

Potter-Efron, R. (1997). Her An Öfkeli Misiniz? Öfkenizi Denetim Altında Tutabilmek İçin Bir Kılavuz (çev.). Ankara:HYB

________________________________________________________________________________

cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-12-2006, 03:04   #13
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation

ÖZSAYGIYI NASIL GELİŞTİREBİLİRİZ?



Bu bölüme belki de öğrencilerin özsaygılarını yükseltmenin önemli olup olmadığı sorusu ile başlamakta yarar vardır. Bunun önemli olduğunu gösteren bulgular gerçekten var mıdır? Bu soruların yanıtını vermenin pek de güç olmadığını belirtmeliyiz. Öğrencilerin özsaygı düzeylerinin, onların hem ruh sağlığı hem de okul başarıları üzerinde etkili olduğunu gösteren pek çok araştırına bulgusu vardır. Bu bulguları bir an için bir yana bırakıp öğretmenlerin kendi gözlemlerine başvursaydık, herhalde pek çok öğretmen başarılı öğrencilerinin genellikle kendilerine daha çok güvenen, kendilerine daha çok güvenen öğrencilerinin de daha başarılı öğrenciler olduklarını söyleyeceklerdi. Kuşkusuz kendilerinden hoşnut olan ve kendilerini değerli gören öğrencilerin, kendilerinden hoşnut olmayan ve kendilerini değerli görmeyen öğrencilerden daha başarılı olacakları açıktır.

Gözlemler böyle olmakla birlikte, bunun böyle olduğunun bilimsel kanıtları var mıdır diye sorulabilir. Gerçekten de öğrencilerin özsaygı düzeyleri ile akademik başarıları arasındaki pozitif ilişkinin olduğunu gösteren pek çok araştırmaya gerek yerli gerekse yabancı literatürde rastlamak mümkündür (Baymur ve Ark., 1977; Lawrence, 1981; Arseven, 1986; Cun, 1986; Skaalvik ve Aagtvet, 1990; Liu, Kaplan ve Risser, 1992; Pişkin, 1996).

Bulgular öğretmenlerin temel görevleri olan bilgi aktarma ve öğretme görevlerini yerine getirirken öğrencilerinin özsaygılarını da bir miktar dikkate aldıkları takdirde daha etkili öğretebildiklerini göstermektedir. Benzeri biçimde öğrencilerin özsaygılarını yükseltme çabası içine girdiklerinde, onların daha kolay öğrenmelerini de sağlamaktadırlar.

Amerika Birleşik Devletleri’nde öğretmenler üzerine yapılan bir araştırmada öğrencilerine genellikle olumlu tepkiler veren öğretmenler ile genellikle olumsuz tepkiler veren iki grup öğretmen karşılaştırılmıştır. Her ne kadar bu iki gruba giren öğretmenlerin tamamı da kendilerini iyi birer öğretmen ve izledikleri yöntemin en iyi yöntem olduğunu ileri sürüyorlarsa da, araştırma bulguları ilk gruba giren öğretmenlerin öğrencilerinin disiplin problemlerini daha kolay çözdüklerini, öğrencilerini daha uyumlu hale getirdiklerini, özsaygı düzeylerinin daha yüksek olduğun ve okul başarılarının daha yüksek olduğunu göstermektedir (Lawrence, 1988). Bu araştırmanın bulguları, öğrencilerin özsaygı düzeylerinin yükselmesinin onların öğrenme sorunlarıyla baş edebilme kapasitelerinin de yükselmesini sağladığına. işaret etmektedir.

Kuşkusuz öğretmenler öğrencilerinin özsaygılarını yükseltme etkinliklerine karar verdiklerinde karşılarına çıkabilecek en önemli sorunlardan biri bu etkinliklerin organizasyonudur. Her ne kadar profesyonel elemanlar olan rehber öğretmenler psikolojik danışma ve drama yoluyla öğrencilerin özsaygılarını yapılandırılmış etkinliklerle yükseltme çalışmaları yapabilirlerse de, unutulmamalıdır ki, bu tür yapılandırılmış programlara her öğrencinin gereksinimi olmayabilir. Dolayısıyla burada esas üzerinde duracağımız konu bu konuda öğretmenlerin ne yapabilecekleridir. Öğretmenler tarafından yürütülecek özsaygı yükseltme çalışmaları öğretim süreçleri ile kaynaştırılabilir ve bütün öğrenciler bu etkinliklerden yararlanabilirler.



Öğretim Yoluyla Özsaygıyı Geliştirme


Öğrencilerin özsaygıları ile akademik başarıları arasındaki ilişkiye işaret eden pek çok araştırmaya rastlamakla birlikte özsaygı denen bu önemli kişilik değişkeninin nasıl geliştirilebileceği konusunda önerilerde bulunan çok az çalışmaya rastlamaktayız. Bu nedenle bu yazının bundan sonraki bölümlerinde öğretmenlerimizin öğrencilerinin özsaygılarını nasıl yükseltebilecekleri, bu konuda neler yapabilecekleri konusu üzerinde durulacak ve bir takım önerilere yer verilecektir.

Öğrencilerin özsaygılarını psikolojik danışma ya da drama yoluyla yükseltmek mümkündür. Ancak bu tür etkinlikler bu konuda uzmanlaşmış olmayı gerektirir. Eğitim sistemimizde bu tür çalışmaları, okul rehberlik servislerinin başındaki profesyonel elemanlar olan rehber öğretmenlerden bu konuda bilgi ve beceriye sahip olanların yapması gerekir.

Ancak öğrencilerin özsaygı düzeylerini geliştirmenin tek yolu psikolojik danışma ya da drama değildir. Öğretmenler de öğretim teknikleri ve öğrencileriyle olan ilişkileri yoluyla onların özsaygılarını geliştirebilirler. Öğrencileriyle yakın ve sıcak ilişkiler kuran, onların özsaygılarını geliştiren öğretmenler böylece öğrencilerinin daha etkili öğrenmelerini de sağlayabilirler.

Öğrencilerin, statü sahibi ve kendileriyle yakın ilişkiler kurabilen bireylerin tutum ve davranışlarından etkilendikleri bilinmektedir. Ülkemizde öğretmenlerin öğrencilerin gözünde saygın bir yeri olduğunu, ancak gereksinim duyulan sıcak ve yakın ilişkinin çoğu zaman kurulamadığını görmekteyiz. Dolayısıyla öğrencilerin gözünde belli bir yeri ve saygınlığı olan öğretmenlerin öğrencilerinin özsaygı düzeyini geliştirebilmeleri için öncelikle onlarla sıcak ve yakın ilişkiler kurmaları gereklidir. Unutulmamalıdır ki, öğrencilerin özsaygılarının gelişimi ancak kaliteli. bir öğretmen - öğrenci etkileşiminden geçer.



Kaliteli Bir Öğretmen-Öğrenci Etkileşiminde Olması Gerekenler


Öğretmenlerin, öğrencilerinin özsaygı düzeylerini yükseltebilmeleri hiç değilse varolan özsaygı düzeylerini düşürmemeleri için onlara yakın olmaları ve onlarla sıcak bir ilişki kurmaları gereklidir. Kuşkusuz kendilerine sıcak davranan bir öğretmen öğrenciler tarafından her zaman sevilir. Ancak unutulmamalıdır ki, öğretmen tarafından kurulan sıcak bir ilişki öğrenciler tarafından sevilmenin ötesinde anlamlar taşır. İnsancıl yaklaşımın önde gelen isimlerinden Carl Rogers’ın etkili bir yardım ilişkisi için önerdiği kişisel özellikler, aslında bu sıcak ilişki ve etkileşimin kurulabilmesine temel teşkil eden kişilik özellikleridir. Rogers bu özellikleri şöyle sıralamaktadır : Kabul, İçten olma ve empati.



Kabul


Burada kabul teriminden kastedilen şey, öğrencinin kişiliğini yargılamadan ve eleştirmeden olduğu gibi kabul etmek ve ona saygı duymaktır. Yanlış bir davranışta bulunan bir öğrencinin öğretmeni tarafından yargılanmaması ve eleştirilmemesi gerektiğini söylemek pek çok kişiye ters ve tuhaf gelebilir. Burada kastedilen şey, öğrencinin yanlış davranışının değil, kişiliğinin doğrudan hedef alınıp eleştirilmemesidir. Davranış yanlış bile olsa o bireyin kabul edilmesidir. Yani kabul edilen şey, yanlış yapılan davranış değil, öğrencinin kişiliğidir. Eleştirilen ise onun kişiliği değil, yanlış davranışları olmalıdır. Böyle davranmakla, bir yandan öğrencinin yanlış davranışını onaylamadığımızı ona bildirirken, aynı zamanda onun kendisini değersiz hissetmesine yol açmaktan kaçınmış oluruz. Örneğin “yaramazlık yapmandan hoşlanmıyorum” demek “senden hoşlanmıyorum” demekten daha yararlıdır. Çünkü birinci ifade kızgınlıkla söylenmiş bile olsa, öğrencinin kişiliğini ikinci ifadede olduğu kadar doğrudan tehdit etmemektedir. Oysa ikinci ifade doğrudan öğrencinin kişiliğini eleştirel bir tarzda söylenmektedir ve iletişimi tehdit edici niteliktedir. Dolayısıyla öğretmenler öğrencileri tarafından sergilenen davranışları onaylamasalar, bu. davranışları eleştirseler bile bir birey olarak onlara saygı duymaya devam etmelidirler. Bu onlarla kurulacak sağlıklı bir iletişim kadar onların özsaygılarını korumaları için de gereklidir.

İçtenlik

İçten olma ya da. Mevlana’nın dediği gibi “olduğu gibi görünme” sanıldığı kadar kolay değildir. Bireyin diğer insanlarla olan ilişki ve etkileşimlerinde doğal olması, savunucu tutumlar sergilememesini gerektirir. Bir başka ifadeyle, bir takım maskeler takıp kendim.izi olduğumuzdan farklı göstermemeyi, yani içinde yaşadığımız toplumun genel kabul gören değerlerinden etkilenip kişiliğimizi sinsice gizlemek yerine gerçek kişiliğimizi ortaya koymayı, kendimiz olmayı gerektirir.

Böyle davranabilmek için kuşkusuz bireyin kendine olan özsaygısının yüksek olması gerekir. Çünkü ancak böyle olunca birey gerçek kimliğini ve kişiliğini başkaları tarafından onaylanma ya da dışlanma ve reddedilme kaygı ve korkusu yaşamadan ortaya koyabilir. Kuşkusuz sevilme ve onaylanma gereksinimi içinde olan bir birey yeterince sevildiği ya da onaylandığı konusunda kendisinden kuşku duyarsa yeterince içten davranamaz.

Görüldüğü gibi, içten olabilmek için bireyin kültürel fenomenlere karşı kendi biricikliğini koruyabilmesi ve kendini olduğu gibi kabul edebilmesi gerekir. Ayrıca yeterince içten davranabilmek, elde edilen başarılar kadar başarısızLıkların da her zaman olabileceğini kabul etmeyi gerektirir.



Empati


Empati temelde bir kimsenin diğer bir kişinin duygularını ve hislerini yakalaması, farkına varması ve anlaması anlamına gelir. Bu anlamda empatik beceri, bireyin kendisini diğer bireyin yerine koyarak, tıpkı onun gibi yaşaması ve bir ayna gibi karşısındaki kişiye yansıtması ve iletmesi anlamına gelir. Dolayısıyla empatik yaşantı, söz konusu spesifik duygunun diğer bireyle birlikte paylaşılmasıdır. Kuşkusuz tıpkı diğer özellik ve beceriler gibi bir kişilik özelliği olan empati de her insanda farklı düzeyde bulunur. Bazı insanlar bu beceriye daha ileri düzeyde sahipken, bazıları daha az düzeyde sahip olabilir. Fakat belli bir çaba ve eğitim yoluyla herkes iletişim için gerekli olan bu önemli beceriyi hiç değilse bir miktar yükseltebilir.

Bu beceriyi geliştirmenin yollarından biri, bizimle konuşan bireyin sözcüklerinin arkasında bulunan duyguları yakalamaya çalışmaktır. İnsanlar genellikle söylenenlere yani sözel olarak iletilen mesajlara o kadar odaklaşırlar ki, çoğa zaman sözcüklerin arkasında yatan duygular arka plana itilir ve hatta bazen tamamen gözden kaçırılır. Böylece iletişim, gerçek duygusal içerik anlaşılmadığından başarısız bir biçimde devam eder.

Öğrenciler, öğretmenlerinin kendini onların yerine koyup onların neler hissettiklerini anlamaya çalıştığını fark ettiklerinde, yani öğretmenlerinin empatik becerisini fark ettiklerinde büyük bir olasılıkla kendilerini öğretmenlerine daha yakın hisseder, ona güvenir; onu sever ve hatta ondan etkilenirler. Nitekim Rogers (1975) öğretmenlerin empatik olma düzeyi ile öğrencilerin akademik başarı düzeyleri arasında olumlu bir ilişkinin varlığını saptamıştır. Basitçe ifade edilecek olursa, öğrenciler öğretmenlerinin kendilerini anlamaya çalıştığını, onları sevdiğini fark edince hem öğretmenlerini daha çok sevmekte hem de okul başarılarında bir artış olmaktadır.

Lawrence (1988) burada öğretmenlerin empatik olma ile özdeşleşme kavramlarını birbirine karıştırmamaları gerektiğinin altını çizmektedir. Empati bir bireyin başka bir bireyin duygularını anlamak iken, özdeşleşme diğer bir insan gibi hissetme ve onun gibi davranmadır. Öğrencilerine empatik yaklaşım sergileyen bir öğretmen, bir yandan öğrencilerinin duygularını anlamaya çalışıp onlara gerekli duyarlılığı gösterirken, aynı zamanda kendisi gibi davranır. Yani öğretmenlik rolünü oynamayı sürdürür. Sınıfın yönetiminde söz sahibi ve sorumluluk sahibi olmaya devam eder. Oysa öğrencileriyle özdeşleşen bir öğretmen, adeta öğrencilerden birisi gibi olur. Otoritesini terk eder ve bir öğrenci gibi davranır. Özsaygıları yüksek ancak yeterince olgun ve deneyimli olmayan öğretmenler, öğrencilerin dünyasını anlama çabası içine girdiklerinde onlarla özdeşleşme, onlar gibi olma ve hatta otoritelerini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirler. Dolayısıyla genç ve deneyimsiz öğretmenlerin bu duruma karşı uyanık olmalarında yarar vardır.

Kuşkusuz bir öğretmen için empatik iletişimi sürdürmek her zaman kolay değildir. Özellikle de öğrenci sayısının kalabalık olduğu sınıflarda her bir öğrencinin duygularına kulak verememe tehlikesi her zaman mevcuttur. Hatta bazen öğrenciler tarafından dile getirilen sözlü mesajları bile dinlemek güçleşebilir. Empatik iletişim için tehlike arz eden durumlar sınıf ortamında çok çeşitli nedenlerle ve çok çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bazen bir öğrencinin dediklerini anlamaya çalışırken, diğer öğrencilerin oluşturduğu gürültü, bir yandan dikkati çekmek isteyen başka bir öğrencinin çabaları vs. Bu nedenle empatik iletişim kurma çabasında olan bir öğretmenin her türlü engellemeye karşı uyanık ve sabırlı olması gerekir. Unutulmamalıdır ki, iletişim halindeki bir öğrenciye sırt çevirme kadar hiç bir şey bu öğrencinin özsaygısını düşüremez.

ÖZSAYGI VE İLETİŞİM


Sözsüz İletişimin Gücü
Öğretmenlerin kişilik özelliklerinin öğrencilerin özsaygıları üzerinde etkili olduğundan söz edilmişti. Ancak öğrencilerin özsaygıları üzerinde etkili olan bu özelliklerin dışında da bir takım faktörler vardır. Bunlardan birisi öğretmenlerin öğrencileriyle olan iletişimlerinde sergileyecekleri sözel olmayan davranışlardır ve öğrencilerin özsaygıları üzerinde tahmin edilenin üzerinde etkilidir. Özellikle çocuklar için sözel olmayan ipuçları oldukça önemlidir. Çocukların sözel olmayan ipuçlarına gösterdikleri duyarlılığın aksine, yetişkinler çoğu kez kendilerini iletişimde sözel olmayan bu ipuçlarına tamamen kapatabilmektedirler. Jestler, mimikler, baş ve yüz hareketleri, vücudun duruşu, göz kontağı, sesin tonu ve hızı, konuşma anındaki duraklamalar hep iletişim anında çeşitli mesajlar sunarlar (Danish, D’Augelli ve Hauber, 1994 ; Pişkin ve Öner, 1999).

Sözcüklerle dile getirilen ifadeler daha objektif bir karaktere sahip olmakla birlikte, sözel olmayan mesajlarla kolayca manipule edilebilirler. Oysa sözel olmayan davranışlarımız daha sübjektif ve daha. içgüdüsel olduklarından pek de kolay manipule edilemezler. Bu nedenledir ki, bazen saklamak istediğimiz duygularımızı sözel olmayan davranışlarımız ele verirler. Özellikle de sözel olmayan davranışlara karşı duyarlı olan bireyler bu ipuçlarını kolayca değerlendirebilirler. Örneğin kendisinden nefret ettiğimiz bir bireye karşı olan olumsuz duygularımızı gizlemeye çalışsak bile, sözcüklerimiz özellikle de sözsüz iletişimde duyarlılığı olan bireylere pek de inandırıcı gelmeyebilir. Örneğin kendisini gerçekte kıskandığımız bir bireyi ne kadar çok sevdiğimizi söylesek de, gerçekte o bireyle olan iletişimizde kullandığımız sözsüz iletişim tam tersini söyleyebilir.

Gözlemler ve araştırma bulguları, sözlü ve sözsüz iletişim arasında bir tutarsızlık olduğunda, bireylerin genellikle sözsüz iletişim yoluyla verilen mesajları dikkate aldıklarını göstermektedir. Bu nedenle öğretmenlerin öğrencilerine verdikleri mesajların içtenlik ve samimiyet derecesini kontrol etmeleri gereklidir. Aksi takdirde verilen sözel mesajların öğrenciler üzerinde pek de bir etkisinin olamayacağı açıktır.

Ancak burada akla hemen şu soru gelebilir : Öğretmen yaramazlık yapan, disiplinsiz davranan ya da onaylanmayacak yanlış bir davranışta bulunan bir öğrencisinin bu davranışını, özsaygısı düşmesin diye görmezden mi gelmelidir? Yoksa onunla bu konuyu onu kabul ederek, ona saygı duyduğunu göstererek konuşmalı mıdır? Birinci şıkkı izleyen, yani öğrencisinin özsaygısını düşürmemek adına bu davranışı görmezden gelen bir öğretmenin, aslında öğrencisinin yanlış davranışıyla yüzleşmesini engellediğini söyleyebiliriz. Böyle bir tavır, davranışın öğretmen tarafından eleştirilmediğini gören öğrencinin bu davranışı daha sonraki zamanlarda da tekrarlama olasılığı olduğundan yanlıştır. İkinci şıkkın izlenmesi temelde uygun bir yaklaşımdır. Ancak burada da öğretmen öğrencisini kabul ettiğini, onu sevdiğini fakat davranışını onaylamadığını sözcükleriyle iletse bile, sözel olmayan davranışları öğrencisine aslında kızgın olduğu konusunda onu ele vermez mi? Böyle bir durumla karşı karşıya kalan, yani sözel ve sözel olmayan tepkileri arasında tutarsızlık olan bir öğretmenin, öğrencisinin davranışını onaylamasa bile öğrencisini kabul etmesini ve ona saygı duymasını engelleyen şeyin neler olduğu konusunda kendisini sorgulaması gerekir.



Sözel İletişim


Sözel mesajlar bireylerin özsaygı düzeylerini düşürebileceği gibi yükselte de bilir. Gözlemler öğretmenlerin öğrencilerine karşı sınıfta kullandıkları sözcük ve deyimlerin türü itibariyle iki kategoriye ayrılabileceğini göstermektedir.







Kullanılan bu deyim ve sözcüklerin bir bölümü güdüleyici, moral verici, öğrencilerin hoşuna gidici ve onlara değer verildiğini gösteren kavramlardır. Diğer bölümü ise suçlayıcı, küçük düşürücü, mahcup edici, yargılayıcı ve genellikle birinci gruptaki sözcük ve deyimlerin tersine kaygı yaratıcıdır. Batı’da yapılan araştırmalar genellikle birinci gruba giren deyim ve sözcükleri ağırlıklı olarak kullanan öğretmenlerin sınıfındaki öğrencilerin gerek özsaygı gerekse akademik başarı derecelerinin, ikinci gruptakilerden daha yüksek olduğunu göstermektedir (Lawrence, 1988).

Bir öğretmenin öğrencisine “Aferin, sınav kağıdını çok iyi buldum” demesi büyük olasılıkla o öğrencinin özsaygısını olumlu yönde etkilerken, “sınav performansın daha iyi olabilirdi, bu sonucu senden beklemiyordum” demek büyük olasılıkla aynı öğrencinin özsaygısını olumsuz etkileyecektir. Kuşkusuz sözcüklerle iletilen bu mesajların öğrencilerin özsaygıları üzerindeki esas etkisi, ancak bu mesajlara eşlik eden sözsüz davranışlarla birlikte anlam kazanır. Sözel mesajların veriliş biçiminin öğrencilerin özsaygıları üzerinde oldukça etkili olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle öğretmenler sözcüklerle ilettikleri mesajları, olumsuz ifadeler yerine daha çok olumlu formlar kullanarak vermelidirler. Aksi takdirde aynı mesajlar öğrencilerin özsaygı düzeylerini yükseltebilecek nitelikte olabilecekken tam tersi de olabilir.

Yapılan bütün bu açıklamalardan öğrencilerin asla suçlanamayacakları ya da hiç bir şekilde cezalandırılamayacakları anlamı çıkarılmamalıdır. Kuşkusuz özsaygıyı yükseltmek demek öğrencinin tembelliğini, derslerine çalışmamasını ya da disiplinsiz davranışlarını görmezlikten gelmek anlamına gelmez. Başarısız bir öğrenciyi öğretmen ne kadar pohpohlarsa pohpohlasın, başarısızlığını sanki başarılıymış gibi göstermeye çalışırsa çalışsın bu pek de bir işe yaramayacaktır. Çünkü okul gibi notların esas alındığı ve insanların başarılarına göre derecelendiği bir ortamda, öğrenci zaten bir şekilde kendi performansını diğer öğrencilerinkiyle karşılaştırarak kendine ilişkin gerçek bir algıya sahip olacaktır. Ülkemizde özellikle ilköğretim düzeyinde zaman zaman aynı sınıfta yer alan öğrenciler performans düzeylerine göre gruplara ayrılmaktadır. Öğrencileri başarı düzeyleri açısından gruplara ayırırken ne kadar profesyonel davranırsa da, yani bu grupların aslında başarı düzeyleri dikkate alınarak yapılan bir gruplama olmadığı hissi öğrencilere verilmeye çalışılsa da eninde sonunda öğrenciler bu grupların aslında başarı yönünden yapılan gruplamalar olduğunu fark etmektedirler.

Burada esas itibariyle vurgulanmak istenen şey, öğrencilerin sahte benlik kavramlarına değil, gerçek benlik algılarına sahip olmalarının önemidir. Bu nedenle öğrenciler kendilerini ve sahip oldukları özelliklerini abartmadan, olduğu gibi kabul etmeleri yönünde teşvik edilmelidirler. Öğretmenler tarafından zaman zaman yapılan eleştiri ve suçlamalar, kabul edici, değer verici, koruyucu ve güven verici bir ortamda yapıldıklarında zaten öğrencilerin özsaygılarını zedeleme riski taşımazlar. Ayrıca, öğretmenler tarafından yapılacak övgülerin, onların notlarından ziyade sergiledikleri çaba ve davranışlara dönük olmasının gerektiği de unutulmamalıdır. Belki burada yarışmacı bir ortamın zararlı olup olmadığı sorusu gündeme gelebilir. Bu soruya verilecek yanıt, eğer bu yarış öğrencide aşırı kaygı yaratıyor ise, böyle bir atmosferin o öğrencinin özsaygısı açısından zararlı olduğudur.



Öğretmen Beklentilerinin Etkisi


Öğretmen - öğrenci ilişkilerinin üzerinde sıkça durulan boyutlarından birisi de “beklenti etkisi”dir. Bu kavrama göre öğrenciler, öğretmenlerinin onlara ilişkin algılarından etkilenmekte ve kendilerini bu beklentilere göre ayarlamaktadırlar. İngiliz eğitim psikoloğu Hargreaves (1972) öğretmenlerin genellikle kafalarında bir “ideal öğrenci tipi”nin olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre öğretmenler bu ideal tipe uymayan öğrencilerin pek de başarılı olamayacakları inancındadırlar.

Bulgular öğretmenlerin öğrencileri kendi beklentileri doğrultusunda davranma konusunda etkileyebildiklerini, ancak bu durumun öğretmen ve öğrenci arasında sıcak bir ilişkinin olması durumunda geçerli olduğunu göstermektedir. Yoksa öğretmen beklentileri ile öğrenci algıları arasında taban tabana bir zıtlığın olduğu durumlarda, gözlemler öğrencilerin genellikle öğretmen beklentilerini pek de dikkate almadıklarını, kendi algılarına göre davrandıklarını göstermektedir. Görülüyor ki, öğretmen beklentileri her durumda etkili olamamaktadır. Her şeye rağmen öğretmenlerin bu etkinin varlığını hesaba katmalarında ve ortaya çıkma olasılığına karşı uyanık olmalarında yarar vardır.



Günlük Temasın Önemi


Sınıf ortamının öğrencilerin özsaygılarını etkileyebilecek pek çok boyutu olmasına karşın, araştırmalar öğretmenlerin öğrencileriyle olan günlük temas ve iletişimlerinin en etkili faktör olduğunu ortaya koymaktadır (Lawrence, 1988).

Buradan çıkarılacak sonuç, öğretmenlerin her derste sınıflarında bulunan her bir öğrenci ile hiç değilse belli düzeyde kişisel bir ilişki kurmalarının, en azından böyle bir çaba içinde olmalarının önemidir. Bu günlük temas bazen bir hal hatır sorma, bazen de bir iki sözcükten ibaret bir güdüleyici, bazen ise bir gülümseme bile olabilir. Kuşkusuz her gün her öğrenci ile bir miktar ilgilenmek daha çok ilköğretim düzeyinde olanaklıdır. Öğrencilerini ancak haftada bir veya iki defa gören bir lise öğretmeninin her öğrencisiyle bir miktar ilgilenmesi her zaman mümkün olmayabilir.

Her şeye rağmen her öğretmenin dikkat etmesi gereken noktalardan biri, her öğrencisini kişisel olarak tanıması ve isimlerini öğrenir öğrenmez onlara üçüncü tekil şahıs bir hitap tarzıyla seslenmek yerine isimleriyle hitap etmesidir. Kuşkusuz öğretmenlerin günlük temas yoluyla öğrencilerine olan ilgilerini göstermeleri, öğrencilerin özel yaşamlarını kurcalamak ve kişisel sorularla onları rahatsız etmek demek değildir. Bir öğretmen gerektiğinde ilgisini öğrencisinin özel yaşamına, ev ve aile ortamının detaylarına kadar uzatabilir. Ancak böyle bir durumun öğrencinin kendisini rahat hissedebileceği güven verici bir ilişkinin kurulmasında sonra olabileceği unutulmamalıdır.

Görüldüğü gibi öğretmenler öğrencilerinin özsaygılarını yapılandırılmış ve sistematize edilmiş özsaygı yükseltme programlarına başvurmadan da yükseltebilirler. Rehberlik ilkelerini benimsemiş bir öğretmen, öğrencileriyle olan ilişkileri aracılığıyla öğretim fonksiyonunu icra ederken aynı zamanda onların özsaygılarını da yükseltebilir. Kuşkusuz özsaygı düzeyinin düşük olduğu saptanan ya da başka davranış bozuklukları da sergileyen öğrencilerin durumu öğretmenin yeterlik sınırını aştığından, bu tür öğrencilerin okul rehberlik servisine gönderilip profesyonel yardım almaları gerekir. Ama her şeye rağmen öğretmenler rehberlik saatlerinde yapacakları bir takım etkinliklerle öğrencilerinin özsaygılarını yükseltmelerinde onlara yardımcı olabilirler.





SINIF ETKİNLİKLERİ


Önceki bölümde çağdaş rehberlik ilkelerini benimsemiş sınıf öğretmenlerinin sergileyecekleri uygun tutum ve tavırlar ile öğrencilerinin özsaygılarını yükseltebilecekleri üzerinde durulmuştu. Kuşkusuz öğretmenler rehberlik saatlerinde uygulayacakları bir takım sınıf etkinlikleri aracılığıyla da öğrencilerinin özsaygı düzeylerini geliştirebilirler. Bu etkiliklerin neler olduğuna değinmeden önce, bu etkinliklerinin gerisindeki temel amaçlardan bir miktar söz etmek yararlı olabilir.

Özsaygı yükseltme etkinliklerinin amaçlarından biri, öğrencilerin bazen cezalandırılma korkusu bazen de suçluluk duyguları nedeniyle ifade edemedikleri, dile getiremedikleri duygularını serbestçe dile getirebilmelerini sağlamaktır. Unutulmamalıdır ki, düşük özsaygı düzeyine sahip bireylerin en tipik özelliklerinden biri, duygularını açık ve serbestçe dile getirememeleridir. Bu bireyler çoğu kez gerçek duygularını dile getirdiklerinde onaylanmayacakları ya da reddedilecekleri korkusu yaşarlar.

Yine özsaygı düzeyi düşük bireyler, genellikle gerçek kişiliklerini korkusuzca ortaya koymanın başkaları tarafından dışlanma riskini de beraberinde getirdiği inancındadırlar. Sınıf etkinlikleri ile öğrenciler, duygularının diğer bireyler tarafından da kabul edilebileceğini yavaş yavaş öğrenme şansı elde ederler. Hatta yaşadıkları duyguların sınıfın diğer bireyleri tarafından da yaşandığını görmek onlara güven ve cesaret verebilir. Yine duygularını ortaya koymaktan korkan tek kişinin kendileri olmadığını da bu etkinlikler yoluyla keşfeden öğrenciler, kendilerini daha iyi hissedebilir ve bu geçirilen bu yaşantılar bireyin özsaygı düzeyinde bir yükselmeye neden olabilir. Ayrıca öğrenciler bazı durumlarda insanların çoğunun aynı duyguları paylaşmalarına karşın, zaman zaman her insanın farklı duygusal tepkiler de verebileceğini öğrenirler. Nasıl her insan bir diğerinden bir miktar farklı ise, aynı olay karşısında bireylerin farklı duygusal tepkiler de verebilecekleri, dolayısıyla her insanın aslında kendine özgü ve biricik olduğunu fark ederler. Böylece kendisini diğerlerinden ayıran özellikleri olduğunu, gerektiğinde farklı tepkiler de verebileceğini, bu durumun tamamen normal olduğunu ve korkacak bir yanının olmadığını öğrenirler. Kendine güven duygusu geliştiren bireyin özsaygı düzeyinin de yükseleceği kaçınılmazdır.

Özsaygısı düşük bireylerin bir diğer temel özelliği de kendilerinden pek de hoşnut olmamaları ve kendilerini genellikle olumsuz sıfatlarla tanımlayıp, değersiz bulmalarıdır. Bu tür bireyler için başkalarından kendileri hakkında olumlu sözler duymak oldukça önemlidir. Bu nedenle bu tür etkinliklerin bir diğer önemli amacı da, özsaygı düzeyi düşük bireylerin bu etkinlikler aracılığıyla olumlu geribildirimler almalarına ortam oluşturmasıdır. Diğer insanlardan kendilerine için güzel sözler işiten özsaygı düzeyi düşük bireylerin bu sayede kendilerini daha olumlu algılayacakları unutulmamalıdır.

Özsaygısı düşük bireylerin bir diğer temel özelliğini de risk almaktan kaçınmalarıdır. Bu tür bireyler günlük yaşamlarında kolay kolay risk alamazlar. Risk alamama bazen kişiliğin ortaya konamaması biçiminde psikolojik bazen ise fiziksel olabilmektedir. Bu nedenle sınıf ortamında özsaygı geliştirme etkinliklerinin bir diğer amacı da, bu öğrencilere risk alma olanakları sunmasıdır. Risk taşıma kaygısı ve kendine güven eksikliği çoğu zaman bireyleri karar verme güçlüğü içine sokabilmektedir. Araştırma bulguları güven veren bir grup ortamında öğrencilerin kolayca risk alabildiklere işaret etmektedir.

Kuşkusuz öğrencilerin özsaygılarını yükseltmek amacıyla sınıfta yapılacak etkinliklerin seçiminde öğrencilerin yaş ve olgunluk düzeylerinin rolü büyüktür. Etkinliklerin seçiminde sınıfın büyüklüğünün de önemli bir faktör olduğu unutulmamalıdır. Etkin bir sınıf çalışması yapmak için bu sayının 30’u geçmemesinde yarar vardır. Planlanmış programlar dahilinde haftanın belli günü ve saatlerinde bu egzersizlerin sürdürülmesi genellikle önerilir. Yapılandırılmış bir özsaygı yükseltme programının şu dört temel konuyu içeriyor olması ve verilen sırayı izlemesi önemlidir.

l. Güven oluşturma etkinlikleri.

2. Duyguları açığa vurma dile getirme etkinlikleri.

3. Olumlu geribildirim verme ve alma ekinlikleri

4. Risk alma etkinlikleri.

Lawrence (1988) genellikle bu konu başlıklarının bir sıra dahilinde izlenmesinin önemli olduğunu ve normal koşullarda on oturumdan oluşmasını önermektedir. Kuşkusuz bu on oturumun ne kadar zamanını hangi tür etkinliklere ayırmak gerektiğine öğretmenin belirlemesinin ve kararlaştırma sürecinde sınıfın gelişim hızı ve düzeyinin de bu kararda önemli olduğunun altını çizmek gerekir.

Burada yer alan örnek etkinliklerinin yararlı olacağı umulmaktadır. Ancak öğretmenler zaman içinde deneyimleri arttıkça kendi özgün etkinliklerini de rahatlıkla üretebilir ve uygulayabilirler.







Öğretmenlerin Kendi Özsaygıları


Özsaygı düzeyi yüksek öğretmenlerin özsaygı düzeyi yüksek öğrenciler yetiştireceği beklenir. Literatürde kendilerini olumlu sıfatlarla değerlendiren yani benlik kavramları olumlu olan ve özsaygı düzeyleri yüksek oları bireylerin, diğer insanlara ilişkin tutumlarının da genellikle olumlu olduğunu gösteren araştırma bulguları vardır (Burns, 1982). Boradan çıkarılacak sonuç, öğretmen özelliklerinin çocukların özsaygıları üzerinde etkili olduğudur. Bulgular ayrıca, özgüven ve özsaygı düzeyleri düşük olan öğretmenlerin, öğrencilerine de yeterince ilgi ve alaka gösteremediklerine ve öğrencilerinin özsaygılarını yükseltme çalışmalarında etkili olamadıklarına işaret etmektedir. Öyleyse öğrencilerine yardım etmeden önce öğretmenlerin kendilerini gözden geçirmeleri ve her şeyden önce kendi özsaygılarını yükseltmeleri gerekir.

Bilindiği gibi çağdaş öğretmenin rolü sadece öğrencilerine üretilmiş bilgileri aktarmak değildir. Bu asli görevlerini yerine getirirken ayın zamanda öğrencilerinin sosyal ve kişilik gelişimlerine de katkıda. bulunabilecek etkinliklere zaman ayırmaları gerekir. Kuşkusuz bir öğretmenin öğrencilerini olduğu gibi kabul edebilmesi, onlara saygı duyabilmesi, içten ve samimi davranabilmesi, onları anlamaya çalışabilmesi, onların düşüncelerine ve duygularına saygı duyabilmesi, onların kendilerini baskı altında hissetmeden duygu ve düşüncelerini dile getirme fırsatı verebilmesi için öğretmenlerin kendilerinin özsaygı düzeylerinin yüksek olması gerekir. Öğretmenler ancak böyle özellikler sergiledikleri oranda öğrencilerine model olabilir. Ancak bu şekilde öğrencileri kendileriyle özdeşleşebilir ve onların özsaygı düzeylerinin gelişmesine katkıda bulunabilirler.

Kuşkusuz olumlu bir benlik algısına ve yüksek bir özsaygı düzeyine sahip olmayı herkes ister. Ancak bir şeyin isteniyor olması tek başına yeterli değildir. Her ne kadar pozitif düşünmek istenen bir durum ise de bir takım ilke ve teknikleri izlemeden sonuç almak pek mümkün değildir.

Yapılması gerekenlerin başında, belki de benlik kavramının teorik yapısını, özsaygının nasıl işlediğini ve arkasındaki mekanizmaların neler olduğunu bir miktar bilmek gerekir.

İkinci olarak, bir insana psikolojik anlamda yardım edebilmek için önce kendi ruhsal yapımızı sağlıklı hale getirmemizin gerektiğini bilmemiz gerekir. Bir başka ifade ile, işe kendimizden başlamamız gerektiğinin bilincinde olmak gerekir.

Üçüncü olarak, ne kadar güç olursa olsun, insanın kendisini değiştirebileceğini ve bu potansiyele sahip olduğuna inanması gerekir. Bunun anlamı, ne kadar olumsuz bir özgeçmişimiz ya da dezavantajlı konumumuz olursa olsun potansiyel olarak kendimizi daha iyiye daha güzele götürebilme ve kendimizi değiştirebilme şansımızın olduğuna inanmaktır. Bu bir anlamda insanoğlunun kendi kaderinin hiç değilse bir miktar kendi elinde olduğuna inanmak demektir.

Son olarak da, bireyin olumlu ve olumsuz yönlerini, güçlü ve zayıf yönlerini birlikte kabul etmesinin önemi kavranmalıdır.



________________________________________________________________________________

cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-12-2006, 03:05   #14
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation

ÖZSAYGIYI NASIL GELİŞTİREBİLİRİZ?



Bu bölüme belki de öğrencilerin özsaygılarını yükseltmenin önemli olup olmadığı sorusu ile başlamakta yarar vardır. Bunun önemli olduğunu gösteren bulgular gerçekten var mıdır? Bu soruların yanıtını vermenin pek de güç olmadığını belirtmeliyiz. Öğrencilerin özsaygı düzeylerinin, onların hem ruh sağlığı hem de okul başarıları üzerinde etkili olduğunu gösteren pek çok araştırına bulgusu vardır. Bu bulguları bir an için bir yana bırakıp öğretmenlerin kendi gözlemlerine başvursaydık, herhalde pek çok öğretmen başarılı öğrencilerinin genellikle kendilerine daha çok güvenen, kendilerine daha çok güvenen öğrencilerinin de daha başarılı öğrenciler olduklarını söyleyeceklerdi. Kuşkusuz kendilerinden hoşnut olan ve kendilerini değerli gören öğrencilerin, kendilerinden hoşnut olmayan ve kendilerini değerli görmeyen öğrencilerden daha başarılı olacakları açıktır.

Gözlemler böyle olmakla birlikte, bunun böyle olduğunun bilimsel kanıtları var mıdır diye sorulabilir. Gerçekten de öğrencilerin özsaygı düzeyleri ile akademik başarıları arasındaki pozitif ilişkinin olduğunu gösteren pek çok araştırmaya gerek yerli gerekse yabancı literatürde rastlamak mümkündür (Baymur ve Ark., 1977; Lawrence, 1981; Arseven, 1986; Cun, 1986; Skaalvik ve Aagtvet, 1990; Liu, Kaplan ve Risser, 1992; Pişkin, 1996).

Bulgular öğretmenlerin temel görevleri olan bilgi aktarma ve öğretme görevlerini yerine getirirken öğrencilerinin özsaygılarını da bir miktar dikkate aldıkları takdirde daha etkili öğretebildiklerini göstermektedir. Benzeri biçimde öğrencilerin özsaygılarını yükseltme çabası içine girdiklerinde, onların daha kolay öğrenmelerini de sağlamaktadırlar.

Amerika Birleşik Devletleri’nde öğretmenler üzerine yapılan bir araştırmada öğrencilerine genellikle olumlu tepkiler veren öğretmenler ile genellikle olumsuz tepkiler veren iki grup öğretmen karşılaştırılmıştır. Her ne kadar bu iki gruba giren öğretmenlerin tamamı da kendilerini iyi birer öğretmen ve izledikleri yöntemin en iyi yöntem olduğunu ileri sürüyorlarsa da, araştırma bulguları ilk gruba giren öğretmenlerin öğrencilerinin disiplin problemlerini daha kolay çözdüklerini, öğrencilerini daha uyumlu hale getirdiklerini, özsaygı düzeylerinin daha yüksek olduğun ve okul başarılarının daha yüksek olduğunu göstermektedir (Lawrence, 1988). Bu araştırmanın bulguları, öğrencilerin özsaygı düzeylerinin yükselmesinin onların öğrenme sorunlarıyla baş edebilme kapasitelerinin de yükselmesini sağladığına. işaret etmektedir.

Kuşkusuz öğretmenler öğrencilerinin özsaygılarını yükseltme etkinliklerine karar verdiklerinde karşılarına çıkabilecek en önemli sorunlardan biri bu etkinliklerin organizasyonudur. Her ne kadar profesyonel elemanlar olan rehber öğretmenler psikolojik danışma ve drama yoluyla öğrencilerin özsaygılarını yapılandırılmış etkinliklerle yükseltme çalışmaları yapabilirlerse de, unutulmamalıdır ki, bu tür yapılandırılmış programlara her öğrencinin gereksinimi olmayabilir. Dolayısıyla burada esas üzerinde duracağımız konu bu konuda öğretmenlerin ne yapabilecekleridir. Öğretmenler tarafından yürütülecek özsaygı yükseltme çalışmaları öğretim süreçleri ile kaynaştırılabilir ve bütün öğrenciler bu etkinliklerden yararlanabilirler.



Öğretim Yoluyla Özsaygıyı Geliştirme


Öğrencilerin özsaygıları ile akademik başarıları arasındaki ilişkiye işaret eden pek çok araştırmaya rastlamakla birlikte özsaygı denen bu önemli kişilik değişkeninin nasıl geliştirilebileceği konusunda önerilerde bulunan çok az çalışmaya rastlamaktayız. Bu nedenle bu yazının bundan sonraki bölümlerinde öğretmenlerimizin öğrencilerinin özsaygılarını nasıl yükseltebilecekleri, bu konuda neler yapabilecekleri konusu üzerinde durulacak ve bir takım önerilere yer verilecektir.

Öğrencilerin özsaygılarını psikolojik danışma ya da drama yoluyla yükseltmek mümkündür. Ancak bu tür etkinlikler bu konuda uzmanlaşmış olmayı gerektirir. Eğitim sistemimizde bu tür çalışmaları, okul rehberlik servislerinin başındaki profesyonel elemanlar olan rehber öğretmenlerden bu konuda bilgi ve beceriye sahip olanların yapması gerekir.

Ancak öğrencilerin özsaygı düzeylerini geliştirmenin tek yolu psikolojik danışma ya da drama değildir. Öğretmenler de öğretim teknikleri ve öğrencileriyle olan ilişkileri yoluyla onların özsaygılarını geliştirebilirler. Öğrencileriyle yakın ve sıcak ilişkiler kuran, onların özsaygılarını geliştiren öğretmenler böylece öğrencilerinin daha etkili öğrenmelerini de sağlayabilirler.

Öğrencilerin, statü sahibi ve kendileriyle yakın ilişkiler kurabilen bireylerin tutum ve davranışlarından etkilendikleri bilinmektedir. Ülkemizde öğretmenlerin öğrencilerin gözünde saygın bir yeri olduğunu, ancak gereksinim duyulan sıcak ve yakın ilişkinin çoğu zaman kurulamadığını görmekteyiz. Dolayısıyla öğrencilerin gözünde belli bir yeri ve saygınlığı olan öğretmenlerin öğrencilerinin özsaygı düzeyini geliştirebilmeleri için öncelikle onlarla sıcak ve yakın ilişkiler kurmaları gereklidir. Unutulmamalıdır ki, öğrencilerin özsaygılarının gelişimi ancak kaliteli. bir öğretmen - öğrenci etkileşiminden geçer.



Kaliteli Bir Öğretmen-Öğrenci Etkileşiminde Olması Gerekenler


Öğretmenlerin, öğrencilerinin özsaygı düzeylerini yükseltebilmeleri hiç değilse varolan özsaygı düzeylerini düşürmemeleri için onlara yakın olmaları ve onlarla sıcak bir ilişki kurmaları gereklidir. Kuşkusuz kendilerine sıcak davranan bir öğretmen öğrenciler tarafından her zaman sevilir. Ancak unutulmamalıdır ki, öğretmen tarafından kurulan sıcak bir ilişki öğrenciler tarafından sevilmenin ötesinde anlamlar taşır. İnsancıl yaklaşımın önde gelen isimlerinden Carl Rogers’ın etkili bir yardım ilişkisi için önerdiği kişisel özellikler, aslında bu sıcak ilişki ve etkileşimin kurulabilmesine temel teşkil eden kişilik özellikleridir. Rogers bu özellikleri şöyle sıralamaktadır : Kabul, İçten olma ve empati.



Kabul


Burada kabul teriminden kastedilen şey, öğrencinin kişiliğini yargılamadan ve eleştirmeden olduğu gibi kabul etmek ve ona saygı duymaktır. Yanlış bir davranışta bulunan bir öğrencinin öğretmeni tarafından yargılanmaması ve eleştirilmemesi gerektiğini söylemek pek çok kişiye ters ve tuhaf gelebilir. Burada kastedilen şey, öğrencinin yanlış davranışının değil, kişiliğinin doğrudan hedef alınıp eleştirilmemesidir. Davranış yanlış bile olsa o bireyin kabul edilmesidir. Yani kabul edilen şey, yanlış yapılan davranış değil, öğrencinin kişiliğidir. Eleştirilen ise onun kişiliği değil, yanlış davranışları olmalıdır. Böyle davranmakla, bir yandan öğrencinin yanlış davranışını onaylamadığımızı ona bildirirken, aynı zamanda onun kendisini değersiz hissetmesine yol açmaktan kaçınmış oluruz. Örneğin “yaramazlık yapmandan hoşlanmıyorum” demek “senden hoşlanmıyorum” demekten daha yararlıdır. Çünkü birinci ifade kızgınlıkla söylenmiş bile olsa, öğrencinin kişiliğini ikinci ifadede olduğu kadar doğrudan tehdit etmemektedir. Oysa ikinci ifade doğrudan öğrencinin kişiliğini eleştirel bir tarzda söylenmektedir ve iletişimi tehdit edici niteliktedir. Dolayısıyla öğretmenler öğrencileri tarafından sergilenen davranışları onaylamasalar, bu. davranışları eleştirseler bile bir birey olarak onlara saygı duymaya devam etmelidirler. Bu onlarla kurulacak sağlıklı bir iletişim kadar onların özsaygılarını korumaları için de gereklidir.

İçtenlik

İçten olma ya da. Mevlana’nın dediği gibi “olduğu gibi görünme” sanıldığı kadar kolay değildir. Bireyin diğer insanlarla olan ilişki ve etkileşimlerinde doğal olması, savunucu tutumlar sergilememesini gerektirir. Bir başka ifadeyle, bir takım maskeler takıp kendim.izi olduğumuzdan farklı göstermemeyi, yani içinde yaşadığımız toplumun genel kabul gören değerlerinden etkilenip kişiliğimizi sinsice gizlemek yerine gerçek kişiliğimizi ortaya koymayı, kendimiz olmayı gerektirir.

Böyle davranabilmek için kuşkusuz bireyin kendine olan özsaygısının yüksek olması gerekir. Çünkü ancak böyle olunca birey gerçek kimliğini ve kişiliğini başkaları tarafından onaylanma ya da dışlanma ve reddedilme kaygı ve korkusu yaşamadan ortaya koyabilir. Kuşkusuz sevilme ve onaylanma gereksinimi içinde olan bir birey yeterince sevildiği ya da onaylandığı konusunda kendisinden kuşku duyarsa yeterince içten davranamaz.

Görüldüğü gibi, içten olabilmek için bireyin kültürel fenomenlere karşı kendi biricikliğini koruyabilmesi ve kendini olduğu gibi kabul edebilmesi gerekir. Ayrıca yeterince içten davranabilmek, elde edilen başarılar kadar başarısızLıkların da her zaman olabileceğini kabul etmeyi gerektirir.



Empati


Empati temelde bir kimsenin diğer bir kişinin duygularını ve hislerini yakalaması, farkına varması ve anlaması anlamına gelir. Bu anlamda empatik beceri, bireyin kendisini diğer bireyin yerine koyarak, tıpkı onun gibi yaşaması ve bir ayna gibi karşısındaki kişiye yansıtması ve iletmesi anlamına gelir. Dolayısıyla empatik yaşantı, söz konusu spesifik duygunun diğer bireyle birlikte paylaşılmasıdır. Kuşkusuz tıpkı diğer özellik ve beceriler gibi bir kişilik özelliği olan empati de her insanda farklı düzeyde bulunur. Bazı insanlar bu beceriye daha ileri düzeyde sahipken, bazıları daha az düzeyde sahip olabilir. Fakat belli bir çaba ve eğitim yoluyla herkes iletişim için gerekli olan bu önemli beceriyi hiç değilse bir miktar yükseltebilir.

Bu beceriyi geliştirmenin yollarından biri, bizimle konuşan bireyin sözcüklerinin arkasında bulunan duyguları yakalamaya çalışmaktır. İnsanlar genellikle söylenenlere yani sözel olarak iletilen mesajlara o kadar odaklaşırlar ki, çoğa zaman sözcüklerin arkasında yatan duygular arka plana itilir ve hatta bazen tamamen gözden kaçırılır. Böylece iletişim, gerçek duygusal içerik anlaşılmadığından başarısız bir biçimde devam eder.

Öğrenciler, öğretmenlerinin kendini onların yerine koyup onların neler hissettiklerini anlamaya çalıştığını fark ettiklerinde, yani öğretmenlerinin empatik becerisini fark ettiklerinde büyük bir olasılıkla kendilerini öğretmenlerine daha yakın hisseder, ona güvenir; onu sever ve hatta ondan etkilenirler. Nitekim Rogers (1975) öğretmenlerin empatik olma düzeyi ile öğrencilerin akademik başarı düzeyleri arasında olumlu bir ilişkinin varlığını saptamıştır. Basitçe ifade edilecek olursa, öğrenciler öğretmenlerinin kendilerini anlamaya çalıştığını, onları sevdiğini fark edince hem öğretmenlerini daha çok sevmekte hem de okul başarılarında bir artış olmaktadır.

Lawrence (1988) burada öğretmenlerin empatik olma ile özdeşleşme kavramlarını birbirine karıştırmamaları gerektiğinin altını çizmektedir. Empati bir bireyin başka bir bireyin duygularını anlamak iken, özdeşleşme diğer bir insan gibi hissetme ve onun gibi davranmadır. Öğrencilerine empatik yaklaşım sergileyen bir öğretmen, bir yandan öğrencilerinin duygularını anlamaya çalışıp onlara gerekli duyarlılığı gösterirken, aynı zamanda kendisi gibi davranır. Yani öğretmenlik rolünü oynamayı sürdürür. Sınıfın yönetiminde söz sahibi ve sorumluluk sahibi olmaya devam eder. Oysa öğrencileriyle özdeşleşen bir öğretmen, adeta öğrencilerden birisi gibi olur. Otoritesini terk eder ve bir öğrenci gibi davranır. Özsaygıları yüksek ancak yeterince olgun ve deneyimli olmayan öğretmenler, öğrencilerin dünyasını anlama çabası içine girdiklerinde onlarla özdeşleşme, onlar gibi olma ve hatta otoritelerini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirler. Dolayısıyla genç ve deneyimsiz öğretmenlerin bu duruma karşı uyanık olmalarında yarar vardır.

Kuşkusuz bir öğretmen için empatik iletişimi sürdürmek her zaman kolay değildir. Özellikle de öğrenci sayısının kalabalık olduğu sınıflarda her bir öğrencinin duygularına kulak verememe tehlikesi her zaman mevcuttur. Hatta bazen öğrenciler tarafından dile getirilen sözlü mesajları bile dinlemek güçleşebilir. Empatik iletişim için tehlike arz eden durumlar sınıf ortamında çok çeşitli nedenlerle ve çok çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bazen bir öğrencinin dediklerini anlamaya çalışırken, diğer öğrencilerin oluşturduğu gürültü, bir yandan dikkati çekmek isteyen başka bir öğrencinin çabaları vs. Bu nedenle empatik iletişim kurma çabasında olan bir öğretmenin her türlü engellemeye karşı uyanık ve sabırlı olması gerekir. Unutulmamalıdır ki, iletişim halindeki bir öğrenciye sırt çevirme kadar hiç bir şey bu öğrencinin özsaygısını düşüremez.

ÖZSAYGI VE İLETİŞİM


Sözsüz İletişimin Gücü
Öğretmenlerin kişilik özelliklerinin öğrencilerin özsaygıları üzerinde etkili olduğundan söz edilmişti. Ancak öğrencilerin özsaygıları üzerinde etkili olan bu özelliklerin dışında da bir takım faktörler vardır. Bunlardan birisi öğretmenlerin öğrencileriyle olan iletişimlerinde sergileyecekleri sözel olmayan davranışlardır ve öğrencilerin özsaygıları üzerinde tahmin edilenin üzerinde etkilidir. Özellikle çocuklar için sözel olmayan ipuçları oldukça önemlidir. Çocukların sözel olmayan ipuçlarına gösterdikleri duyarlılığın aksine, yetişkinler çoğu kez kendilerini iletişimde sözel olmayan bu ipuçlarına tamamen kapatabilmektedirler. Jestler, mimikler, baş ve yüz hareketleri, vücudun duruşu, göz kontağı, sesin tonu ve hızı, konuşma anındaki duraklamalar hep iletişim anında çeşitli mesajlar sunarlar (Danish, D’Augelli ve Hauber, 1994 ; Pişkin ve Öner, 1999).

Sözcüklerle dile getirilen ifadeler daha objektif bir karaktere sahip olmakla birlikte, sözel olmayan mesajlarla kolayca manipule edilebilirler. Oysa sözel olmayan davranışlarımız daha sübjektif ve daha. içgüdüsel olduklarından pek de kolay manipule edilemezler. Bu nedenledir ki, bazen saklamak istediğimiz duygularımızı sözel olmayan davranışlarımız ele verirler. Özellikle de sözel olmayan davranışlara karşı duyarlı olan bireyler bu ipuçlarını kolayca değerlendirebilirler. Örneğin kendisinden nefret ettiğimiz bir bireye karşı olan olumsuz duygularımızı gizlemeye çalışsak bile, sözcüklerimiz özellikle de sözsüz iletişimde duyarlılığı olan bireylere pek de inandırıcı gelmeyebilir. Örneğin kendisini gerçekte kıskandığımız bir bireyi ne kadar çok sevdiğimizi söylesek de, gerçekte o bireyle olan iletişimizde kullandığımız sözsüz iletişim tam tersini söyleyebilir.

Gözlemler ve araştırma bulguları, sözlü ve sözsüz iletişim arasında bir tutarsızlık olduğunda, bireylerin genellikle sözsüz iletişim yoluyla verilen mesajları dikkate aldıklarını göstermektedir. Bu nedenle öğretmenlerin öğrencilerine verdikleri mesajların içtenlik ve samimiyet derecesini kontrol etmeleri gereklidir. Aksi takdirde verilen sözel mesajların öğrenciler üzerinde pek de bir etkisinin olamayacağı açıktır.

Ancak burada akla hemen şu soru gelebilir : Öğretmen yaramazlık yapan, disiplinsiz davranan ya da onaylanmayacak yanlış bir davranışta bulunan bir öğrencisinin bu davranışını, özsaygısı düşmesin diye görmezden mi gelmelidir? Yoksa onunla bu konuyu onu kabul ederek, ona saygı duyduğunu göstererek konuşmalı mıdır? Birinci şıkkı izleyen, yani öğrencisinin özsaygısını düşürmemek adına bu davranışı görmezden gelen bir öğretmenin, aslında öğrencisinin yanlış davranışıyla yüzleşmesini engellediğini söyleyebiliriz. Böyle bir tavır, davranışın öğretmen tarafından eleştirilmediğini gören öğrencinin bu davranışı daha sonraki zamanlarda da tekrarlama olasılığı olduğundan yanlıştır. İkinci şıkkın izlenmesi temelde uygun bir yaklaşımdır. Ancak burada da öğretmen öğrencisini kabul ettiğini, onu sevdiğini fakat davranışını onaylamadığını sözcükleriyle iletse bile, sözel olmayan davranışları öğrencisine aslında kızgın olduğu konusunda onu ele vermez mi? Böyle bir durumla karşı karşıya kalan, yani sözel ve sözel olmayan tepkileri arasında tutarsızlık olan bir öğretmenin, öğrencisinin davranışını onaylamasa bile öğrencisini kabul etmesini ve ona saygı duymasını engelleyen şeyin neler olduğu konusunda kendisini sorgulaması gerekir.



Sözel İletişim


Sözel mesajlar bireylerin özsaygı düzeylerini düşürebileceği gibi yükselte de bilir. Gözlemler öğretmenlerin öğrencilerine karşı sınıfta kullandıkları sözcük ve deyimlerin türü itibariyle iki kategoriye ayrılabileceğini göstermektedir.







Kullanılan bu deyim ve sözcüklerin bir bölümü güdüleyici, moral verici, öğrencilerin hoşuna gidici ve onlara değer verildiğini gösteren kavramlardır. Diğer bölümü ise suçlayıcı, küçük düşürücü, mahcup edici, yargılayıcı ve genellikle birinci gruptaki sözcük ve deyimlerin tersine kaygı yaratıcıdır. Batı’da yapılan araştırmalar genellikle birinci gruba giren deyim ve sözcükleri ağırlıklı olarak kullanan öğretmenlerin sınıfındaki öğrencilerin gerek özsaygı gerekse akademik başarı derecelerinin, ikinci gruptakilerden daha yüksek olduğunu göstermektedir (Lawrence, 1988).

Bir öğretmenin öğrencisine “Aferin, sınav kağıdını çok iyi buldum” demesi büyük olasılıkla o öğrencinin özsaygısını olumlu yönde etkilerken, “sınav performansın daha iyi olabilirdi, bu sonucu senden beklemiyordum” demek büyük olasılıkla aynı öğrencinin özsaygısını olumsuz etkileyecektir. Kuşkusuz sözcüklerle iletilen bu mesajların öğrencilerin özsaygıları üzerindeki esas etkisi, ancak bu mesajlara eşlik eden sözsüz davranışlarla birlikte anlam kazanır. Sözel mesajların veriliş biçiminin öğrencilerin özsaygıları üzerinde oldukça etkili olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle öğretmenler sözcüklerle ilettikleri mesajları, olumsuz ifadeler yerine daha çok olumlu formlar kullanarak vermelidirler. Aksi takdirde aynı mesajlar öğrencilerin özsaygı düzeylerini yükseltebilecek nitelikte olabilecekken tam tersi de olabilir.

Yapılan bütün bu açıklamalardan öğrencilerin asla suçlanamayacakları ya da hiç bir şekilde cezalandırılamayacakları anlamı çıkarılmamalıdır. Kuşkusuz özsaygıyı yükseltmek demek öğrencinin tembelliğini, derslerine çalışmamasını ya da disiplinsiz davranışlarını görmezlikten gelmek anlamına gelmez. Başarısız bir öğrenciyi öğretmen ne kadar pohpohlarsa pohpohlasın, başarısızlığını sanki başarılıymış gibi göstermeye çalışırsa çalışsın bu pek de bir işe yaramayacaktır. Çünkü okul gibi notların esas alındığı ve insanların başarılarına göre derecelendiği bir ortamda, öğrenci zaten bir şekilde kendi performansını diğer öğrencilerinkiyle karşılaştırarak kendine ilişkin gerçek bir algıya sahip olacaktır. Ülkemizde özellikle ilköğretim düzeyinde zaman zaman aynı sınıfta yer alan öğrenciler performans düzeylerine göre gruplara ayrılmaktadır. Öğrencileri başarı düzeyleri açısından gruplara ayırırken ne kadar profesyonel davranırsa da, yani bu grupların aslında başarı düzeyleri dikkate alınarak yapılan bir gruplama olmadığı hissi öğrencilere verilmeye çalışılsa da eninde sonunda öğrenciler bu grupların aslında başarı yönünden yapılan gruplamalar olduğunu fark etmektedirler.

Burada esas itibariyle vurgulanmak istenen şey, öğrencilerin sahte benlik kavramlarına değil, gerçek benlik algılarına sahip olmalarının önemidir. Bu nedenle öğrenciler kendilerini ve sahip oldukları özelliklerini abartmadan, olduğu gibi kabul etmeleri yönünde teşvik edilmelidirler. Öğretmenler tarafından zaman zaman yapılan eleştiri ve suçlamalar, kabul edici, değer verici, koruyucu ve güven verici bir ortamda yapıldıklarında zaten öğrencilerin özsaygılarını zedeleme riski taşımazlar. Ayrıca, öğretmenler tarafından yapılacak övgülerin, onların notlarından ziyade sergiledikleri çaba ve davranışlara dönük olmasının gerektiği de unutulmamalıdır. Belki burada yarışmacı bir ortamın zararlı olup olmadığı sorusu gündeme gelebilir. Bu soruya verilecek yanıt, eğer bu yarış öğrencide aşırı kaygı yaratıyor ise, böyle bir atmosferin o öğrencinin özsaygısı açısından zararlı olduğudur.



Öğretmen Beklentilerinin Etkisi


Öğretmen - öğrenci ilişkilerinin üzerinde sıkça durulan boyutlarından birisi de “beklenti etkisi”dir. Bu kavrama göre öğrenciler, öğretmenlerinin onlara ilişkin algılarından etkilenmekte ve kendilerini bu beklentilere göre ayarlamaktadırlar. İngiliz eğitim psikoloğu Hargreaves (1972) öğretmenlerin genellikle kafalarında bir “ideal öğrenci tipi”nin olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre öğretmenler bu ideal tipe uymayan öğrencilerin pek de başarılı olamayacakları inancındadırlar.

Bulgular öğretmenlerin öğrencileri kendi beklentileri doğrultusunda davranma konusunda etkileyebildiklerini, ancak bu durumun öğretmen ve öğrenci arasında sıcak bir ilişkinin olması durumunda geçerli olduğunu göstermektedir. Yoksa öğretmen beklentileri ile öğrenci algıları arasında taban tabana bir zıtlığın olduğu durumlarda, gözlemler öğrencilerin genellikle öğretmen beklentilerini pek de dikkate almadıklarını, kendi algılarına göre davrandıklarını göstermektedir. Görülüyor ki, öğretmen beklentileri her durumda etkili olamamaktadır. Her şeye rağmen öğretmenlerin bu etkinin varlığını hesaba katmalarında ve ortaya çıkma olasılığına karşı uyanık olmalarında yarar vardır.



Günlük Temasın Önemi


Sınıf ortamının öğrencilerin özsaygılarını etkileyebilecek pek çok boyutu olmasına karşın, araştırmalar öğretmenlerin öğrencileriyle olan günlük temas ve iletişimlerinin en etkili faktör olduğunu ortaya koymaktadır (Lawrence, 1988).

Buradan çıkarılacak sonuç, öğretmenlerin her derste sınıflarında bulunan her bir öğrenci ile hiç değilse belli düzeyde kişisel bir ilişki kurmalarının, en azından böyle bir çaba içinde olmalarının önemidir. Bu günlük temas bazen bir hal hatır sorma, bazen de bir iki sözcükten ibaret bir güdüleyici, bazen ise bir gülümseme bile olabilir. Kuşkusuz her gün her öğrenci ile bir miktar ilgilenmek daha çok ilköğretim düzeyinde olanaklıdır. Öğrencilerini ancak haftada bir veya iki defa gören bir lise öğretmeninin her öğrencisiyle bir miktar ilgilenmesi her zaman mümkün olmayabilir.

Her şeye rağmen her öğretmenin dikkat etmesi gereken noktalardan biri, her öğrencisini kişisel olarak tanıması ve isimlerini öğrenir öğrenmez onlara üçüncü tekil şahıs bir hitap tarzıyla seslenmek yerine isimleriyle hitap etmesidir. Kuşkusuz öğretmenlerin günlük temas yoluyla öğrencilerine olan ilgilerini göstermeleri, öğrencilerin özel yaşamlarını kurcalamak ve kişisel sorularla onları rahatsız etmek demek değildir. Bir öğretmen gerektiğinde ilgisini öğrencisinin özel yaşamına, ev ve aile ortamının detaylarına kadar uzatabilir. Ancak böyle bir durumun öğrencinin kendisini rahat hissedebileceği güven verici bir ilişkinin kurulmasında sonra olabileceği unutulmamalıdır.

Görüldüğü gibi öğretmenler öğrencilerinin özsaygılarını yapılandırılmış ve sistematize edilmiş özsaygı yükseltme programlarına başvurmadan da yükseltebilirler. Rehberlik ilkelerini benimsemiş bir öğretmen, öğrencileriyle olan ilişkileri aracılığıyla öğretim fonksiyonunu icra ederken aynı zamanda onların özsaygılarını da yükseltebilir. Kuşkusuz özsaygı düzeyinin düşük olduğu saptanan ya da başka davranış bozuklukları da sergileyen öğrencilerin durumu öğretmenin yeterlik sınırını aştığından, bu tür öğrencilerin okul rehberlik servisine gönderilip profesyonel yardım almaları gerekir. Ama her şeye rağmen öğretmenler rehberlik saatlerinde yapacakları bir takım etkinliklerle öğrencilerinin özsaygılarını yükseltmelerinde onlara yardımcı olabilirler.





SINIF ETKİNLİKLERİ


Önceki bölümde çağdaş rehberlik ilkelerini benimsemiş sınıf öğretmenlerinin sergileyecekleri uygun tutum ve tavırlar ile öğrencilerinin özsaygılarını yükseltebilecekleri üzerinde durulmuştu. Kuşkusuz öğretmenler rehberlik saatlerinde uygulayacakları bir takım sınıf etkinlikleri aracılığıyla da öğrencilerinin özsaygı düzeylerini geliştirebilirler. Bu etkiliklerin neler olduğuna değinmeden önce, bu etkinliklerinin gerisindeki temel amaçlardan bir miktar söz etmek yararlı olabilir.

Özsaygı yükseltme etkinliklerinin amaçlarından biri, öğrencilerin bazen cezalandırılma korkusu bazen de suçluluk duyguları nedeniyle ifade edemedikleri, dile getiremedikleri duygularını serbestçe dile getirebilmelerini sağlamaktır. Unutulmamalıdır ki, düşük özsaygı düzeyine sahip bireylerin en tipik özelliklerinden biri, duygularını açık ve serbestçe dile getirememeleridir. Bu bireyler çoğu kez gerçek duygularını dile getirdiklerinde onaylanmayacakları ya da reddedilecekleri korkusu yaşarlar.

Yine özsaygı düzeyi düşük bireyler, genellikle gerçek kişiliklerini korkusuzca ortaya koymanın başkaları tarafından dışlanma riskini de beraberinde getirdiği inancındadırlar. Sınıf etkinlikleri ile öğrenciler, duygularının diğer bireyler tarafından da kabul edilebileceğini yavaş yavaş öğrenme şansı elde ederler. Hatta yaşadıkları duyguların sınıfın diğer bireyleri tarafından da yaşandığını görmek onlara güven ve cesaret verebilir. Yine duygularını ortaya koymaktan korkan tek kişinin kendileri olmadığını da bu etkinlikler yoluyla keşfeden öğrenciler, kendilerini daha iyi hissedebilir ve bu geçirilen bu yaşantılar bireyin özsaygı düzeyinde bir yükselmeye neden olabilir. Ayrıca öğrenciler bazı durumlarda insanların çoğunun aynı duyguları paylaşmalarına karşın, zaman zaman her insanın farklı duygusal tepkiler de verebileceğini öğrenirler. Nasıl her insan bir diğerinden bir miktar farklı ise, aynı olay karşısında bireylerin farklı duygusal tepkiler de verebilecekleri, dolayısıyla her insanın aslında kendine özgü ve biricik olduğunu fark ederler. Böylece kendisini diğerlerinden ayıran özellikleri olduğunu, gerektiğinde farklı tepkiler de verebileceğini, bu durumun tamamen normal olduğunu ve korkacak bir yanının olmadığını öğrenirler. Kendine güven duygusu geliştiren bireyin özsaygı düzeyinin de yükseleceği kaçınılmazdır.

Özsaygısı düşük bireylerin bir diğer temel özelliği de kendilerinden pek de hoşnut olmamaları ve kendilerini genellikle olumsuz sıfatlarla tanımlayıp, değersiz bulmalarıdır. Bu tür bireyler için başkalarından kendileri hakkında olumlu sözler duymak oldukça önemlidir. Bu nedenle bu tür etkinliklerin bir diğer önemli amacı da, özsaygı düzeyi düşük bireylerin bu etkinlikler aracılığıyla olumlu geribildirimler almalarına ortam oluşturmasıdır. Diğer insanlardan kendilerine için güzel sözler işiten özsaygı düzeyi düşük bireylerin bu sayede kendilerini daha olumlu algılayacakları unutulmamalıdır.

Özsaygısı düşük bireylerin bir diğer temel özelliğini de risk almaktan kaçınmalarıdır. Bu tür bireyler günlük yaşamlarında kolay kolay risk alamazlar. Risk alamama bazen kişiliğin ortaya konamaması biçiminde psikolojik bazen ise fiziksel olabilmektedir. Bu nedenle sınıf ortamında özsaygı geliştirme etkinliklerinin bir diğer amacı da, bu öğrencilere risk alma olanakları sunmasıdır. Risk taşıma kaygısı ve kendine güven eksikliği çoğu zaman bireyleri karar verme güçlüğü içine sokabilmektedir. Araştırma bulguları güven veren bir grup ortamında öğrencilerin kolayca risk alabildiklere işaret etmektedir.

Kuşkusuz öğrencilerin özsaygılarını yükseltmek amacıyla sınıfta yapılacak etkinliklerin seçiminde öğrencilerin yaş ve olgunluk düzeylerinin rolü büyüktür. Etkinliklerin seçiminde sınıfın büyüklüğünün de önemli bir faktör olduğu unutulmamalıdır. Etkin bir sınıf çalışması yapmak için bu sayının 30’u geçmemesinde yarar vardır. Planlanmış programlar dahilinde haftanın belli günü ve saatlerinde bu egzersizlerin sürdürülmesi genellikle önerilir. Yapılandırılmış bir özsaygı yükseltme programının şu dört temel konuyu içeriyor olması ve verilen sırayı izlemesi önemlidir.

l. Güven oluşturma etkinlikleri.

2. Duyguları açığa vurma dile getirme etkinlikleri.

3. Olumlu geribildirim verme ve alma ekinlikleri

4. Risk alma etkinlikleri.

Lawrence (1988) genellikle bu konu başlıklarının bir sıra dahilinde izlenmesinin önemli olduğunu ve normal koşullarda on oturumdan oluşmasını önermektedir. Kuşkusuz bu on oturumun ne kadar zamanını hangi tür etkinliklere ayırmak gerektiğine öğretmenin belirlemesinin ve kararlaştırma sürecinde sınıfın gelişim hızı ve düzeyinin de bu kararda önemli olduğunun altını çizmek gerekir.

Burada yer alan örnek etkinliklerinin yararlı olacağı umulmaktadır. Ancak öğretmenler zaman içinde deneyimleri arttıkça kendi özgün etkinliklerini de rahatlıkla üretebilir ve uygulayabilirler.







Öğretmenlerin Kendi Özsaygıları


Özsaygı düzeyi yüksek öğretmenlerin özsaygı düzeyi yüksek öğrenciler yetiştireceği beklenir. Literatürde kendilerini olumlu sıfatlarla değerlendiren yani benlik kavramları olumlu olan ve özsaygı düzeyleri yüksek oları bireylerin, diğer insanlara ilişkin tutumlarının da genellikle olumlu olduğunu gösteren araştırma bulguları vardır (Burns, 1982). Boradan çıkarılacak sonuç, öğretmen özelliklerinin çocukların özsaygıları üzerinde etkili olduğudur. Bulgular ayrıca, özgüven ve özsaygı düzeyleri düşük olan öğretmenlerin, öğrencilerine de yeterince ilgi ve alaka gösteremediklerine ve öğrencilerinin özsaygılarını yükseltme çalışmalarında etkili olamadıklarına işaret etmektedir. Öyleyse öğrencilerine yardım etmeden önce öğretmenlerin kendilerini gözden geçirmeleri ve her şeyden önce kendi özsaygılarını yükseltmeleri gerekir.

Bilindiği gibi çağdaş öğretmenin rolü sadece öğrencilerine üretilmiş bilgileri aktarmak değildir. Bu asli görevlerini yerine getirirken ayın zamanda öğrencilerinin sosyal ve kişilik gelişimlerine de katkıda. bulunabilecek etkinliklere zaman ayırmaları gerekir. Kuşkusuz bir öğretmenin öğrencilerini olduğu gibi kabul edebilmesi, onlara saygı duyabilmesi, içten ve samimi davranabilmesi, onları anlamaya çalışabilmesi, onların düşüncelerine ve duygularına saygı duyabilmesi, onların kendilerini baskı altında hissetmeden duygu ve düşüncelerini dile getirme fırsatı verebilmesi için öğretmenlerin kendilerinin özsaygı düzeylerinin yüksek olması gerekir. Öğretmenler ancak böyle özellikler sergiledikleri oranda öğrencilerine model olabilir. Ancak bu şekilde öğrencileri kendileriyle özdeşleşebilir ve onların özsaygı düzeylerinin gelişmesine katkıda bulunabilirler.

Kuşkusuz olumlu bir benlik algısına ve yüksek bir özsaygı düzeyine sahip olmayı herkes ister. Ancak bir şeyin isteniyor olması tek başına yeterli değildir. Her ne kadar pozitif düşünmek istenen bir durum ise de bir takım ilke ve teknikleri izlemeden sonuç almak pek mümkün değildir.

Yapılması gerekenlerin başında, belki de benlik kavramının teorik yapısını, özsaygının nasıl işlediğini ve arkasındaki mekanizmaların neler olduğunu bir miktar bilmek gerekir.

İkinci olarak, bir insana psikolojik anlamda yardım edebilmek için önce kendi ruhsal yapımızı sağlıklı hale getirmemizin gerektiğini bilmemiz gerekir. Bir başka ifade ile, işe kendimizden başlamamız gerektiğinin bilincinde olmak gerekir.

Üçüncü olarak, ne kadar güç olursa olsun, insanın kendisini değiştirebileceğini ve bu potansiyele sahip olduğuna inanması gerekir. Bunun anlamı, ne kadar olumsuz bir özgeçmişimiz ya da dezavantajlı konumumuz olursa olsun potansiyel olarak kendimizi daha iyiye daha güzele götürebilme ve kendimizi değiştirebilme şansımızın olduğuna inanmaktır. Bu bir anlamda insanoğlunun kendi kaderinin hiç değilse bir miktar kendi elinde olduğuna inanmak demektir.

Son olarak da, bireyin olumlu ve olumsuz yönlerini, güçlü ve zayıf yönlerini birlikte kabul etmesinin önemi kavranmalıdır.




________________________________________________________________________________

cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-12-2006, 03:05   #15
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation

SEVGİ CİNSELLİK VE ÇOCUKLAR





Biz anne-babalar çocuklarımıza sevgiyi ve cinselliği ve bu ikisinin nasıl birlikte gelişebileceğini öğretme görevini yerine getirmek için ne yapmalıyız? İyi öğretmen ve iyi model olabilmek için kendimize nasıl yardım edebiliriz? Yalnızca sözcükler ve düşünceler yeterli midir? Yoksa somut olarak yapabileceğimiz bir şey var mı? Gerçekte yapabileceğimiz, daha doğrusu mücadele edeceğimiz iki şey var. Bu iki görev basit görünebilir ama sabır, direnç ve konunun özünü kavramayı gerektirir. Bunlar:



. Kendi cinsel inançlarımızı ve standartlarımızı belirlemek

. Kendi cinsel geçmişimizi anlamaktır.





Çocuğum kaç yaşına geldiğinde ona sevgi ve cinsellikten söz etmeye başlamalıyım? Sevgi ve cinsellikle ilgili neler anlatmalıyım?



Anne-babalar, eğitimlerinin bir parçası olarak çocuklarına her yaşta cinsellikle ilgili belirli bazı bilgileri de vermelidirler. Çocuklar, hiç kuşkusuz, öğrenmeyi severler. Her şeyi merak ederler ve bilgilendirilmekten hoşlanırlar. Yürümeye yeni başlayan bebeğinize aktarabileceğiniz ilk cinsel bilgilerden biri de ona bedeninin parçalarının adlarını öğretmektir. Gözlerini, kulaklarını, bacaklarını, kollarını ayırt etmeye ve öğretmeye başladığınız yaşta, bunlara meme başlarını, penisi, testisleri, vajinayı, anüsü de katabilirsiniz. Dikkat edin teknik terimleri öneriyoruz. Boyun ya da burun için başka adlar kullanmayı düşünmüyorsanız, neden meme başlarına başka bir ad veresiniz? Bedeninin tüm parçaları mükemmeldir. Çocuğunuz bunu bilmenin keyfini yaşamalıdır. Bedeninin her noktasıyla gururlanmalı, onları akıllı ve özenli kullanmalıdır. Bu konuda erkek çocukların önemli bir avantajları var. Penislerini ve testislerini görebiliyorlar. Kız çocukları görebilecekleri pek bir şey olmadığı için vajinalarını tanımakta daha zorlanıyorlar. Ama en azından bacaklarının arasındaki bölgenin bir adı olduğunu öğreniyorlar.

İki yaş ve altındaki çocuklar adlarla tatmin olurlar. Sözel kapasiteleri arttıkça, organların ne işe yaradığını da öğrenmek isterler. Nasıl gözlerin görmek için, kulakların duymak için olduğunu söylüyorsanız, penisin çiş yapmaya ve bebek yapmaya yardımcı olmaya, meme başlarının süt vermeye, anüsün dışkılamaya yaradığını da söylemelisiniz. Aşağı yukarı dört yaşındaki çocukların, bu organları ve işlevlerini öğrenmiş olmaları gerekir. Tüm anne-babaların bildiği gibi küçük çocuklar tekrarlayarak öğrenirler. Bir kez asla yeterli değildir. Bebeğinize burnunu, gözlerini, kulaklarını gösterebilmesi için nasıl tekrar yaptığınızı anımsayın. Cinsel organların yerlerini öğretmek için de aynı şey geçerlidir. Banyo saatleri bedenin parçalarına ilişkin bellek geliştirme açısından doğal bir ortamdır. “Büyüyor olman ne güzel” diyebilirsiniz. “Kolların büyüyor –göster bakayım kollarını. Parmakların uzuyor- hani nerede parmakların? Gözlerin büyümüyor ama daha çok şey görüyor- hani gözlerin? –Kulakların daha çok işitiyor- hani kulakların? Saçın uzuyor- saçını göster. Penisini göster. Meme başlarını göster. Dirseğinden naber? Yerinde duruyor mu? Hani?” Başka bir deyişle cinsel organlarını da içeren, bedenin parçalarını bulma oyunu geliştirebilirsiniz. Her şey doğallıkla ve kolayca çözümlenecektir.

Üç yaşındaki bir çocuğun cinsel bilgi birikimine bir göz atalım. Kız mı, oğlan mı olduğunu bilir. Bazı anne babalar çocuklarının herkesin önünde cinsel organlarına dokunmalarından rahatsızlık duyarlar. Çocuklarınızı bir aile fotoğrafı için güzelce giydirdiğiniz bir anda, ufaklığı, gelecek nesillere bir eliyle testislerini karıştırır vaziyette poz vermek üzere yakalarsanız elbette biraz paniğe kapılırsınız. Peki ne yapmalısınız? Telaşlanmayın, ilgisini başka bir olaya yöneltin ya da bir alternatif sunun. Tutması için sevdiği bir oyuncağını verin. Blokları ile kule yapmasını önerin. Bu tür önlemler almak, ilgi odağını değiştirmek, alternatif sunmak, bu dönemi daha rahat geçirmenizi sağlayacaktır. Sonraları çocuğunuza, bunun normal ancak kendine özel bir davranış olduğunu anlatmak isteyebilirsiniz. Unutmayın sorun yetişkinlerin. Çocukların bu konuda hiç dertleri yok. Duygusal tepkilerimizden arınabilsek, sakin olabilsek, çevremizdekiler de rahat edeceklerdir. Üç yaş çocuğu çiş yapma ve dışkılama sürecinden büyülenir. Tuvalet eğitimini henüz tamamlamıştır ve bundan büyük gurur duyar. Kız çocuklar çiş yaparken çömelmeleri gerekirken erkek çocukların çömelmediğini farkederler. Nedenini merak ederler. Aslında yanıtı basittir: Eğer ayakta çiş yapmaya kalkışırsa çiş bacaklarından akacaktır. Öte yandan eğer çocuklar yeni yeni beceri kazanan penisleriyle, nereye olursa olsun çiş yapmaya bayılırlar.

Bu yaş grubu tuvalet esprilerinden zevk alır. Bu konuları arkadaşlarıyla, aileleriyle enine boyuna tartışmaktan hoşlanır. Bizim “idrar”, “dışkı” gibi terimler kullanmamıza karşın çocuklar “çiş” kaka” v.b. sözcüklerin çok daha kolay olduğunu kısa sürede anlarlar. Argo öğrenmedikleri sürece sorun yok. Sanki başka hiçbir şeye ilgi duymayacaklarmış gibi görünse bile, bu dönemde geçecektir. Büyütmeyin. Tuvaleti anne baba gibi kullanabilmeyi öğrenmek gerçekten büyük bir başarı.

Çocuklar dört yaşına geldiklerinde bebeklerin nasıl yapıldığı sorusuyla daha çok ilgilenmeye başlarlar. “Babanın sperm denen özel bir tohumu annenin özel bir yerine ekmesi” onlar için şaşırtıcıdır. “Annenin bir yumurtası vardır ve eğer spermle yumurta buluşursa bebek oluşur.” Yalnızca kızların bebeklerinin olabileceğini ve yalnızca erkeklerin –penisleri olduğu için- sperm ekebileceklerini öğrenmeleri işleri kolaylaştırmaya yetmez. Genellikle anne-babalarının bu işi yapıp yapmadıklarını da bilmek isterler. Sonraki soru olasılıkla “izleyebilir miyim?” olacaktır. Bu işin birbirini çok seven büyükler tarafından yapıldığını anne ve babaların bunu yalnızken yaptıklarını anlatabilmeniz için bu soru iyi bir fırsattır.

Çocuklar arasındaki cinsel oyunlar bu yaşlarda başlar. Bu doğaldır. Büyük memelere sahip olabilmek için bluzlarının içine yastıklar koyan anaokulu öğrencileri gibi, çocuklar duyduklarından bir anlam çıkarabilmek için denemeler yaparlar. Kendi kurallarını böyle oluştururlar, deneyerek. Beş yaşındaki bir erkek çocuğunu aynı yaştaki bir kızın göğsünü kontrol ederken yakalamak pek çok anne baba için rahatsız edicidir. Çocuklar için doğaldır bu, ama anne babalar için zordur. En iyisi sakin olmaktır. İlgilerini başka bir yöne çekmeye bir alternatif sunmaya çalışın. Örneğin:



“Kim süt ve kurabiye istiyor?”

“Yeni bir öykü dinlemek isteyen var mı?”

“Haydi bakalım en yüksek kim sıçrayabiliyor?”



Cinsel Taciz Konusunda İlk Bilgiler



Saldırganların yüzde doksanı çocuklarımızın tanıdığı ve güvendiği insanlar Bunlara komşuları, aile dostlarını, onların daha büyük olan çocuklarını, üvey anneleri, üvey babaları, büyük anneleri, büyük babaları, anneleri, babaları, öğretmenleri, din adamlarını, doktorları ve daha nicelerini dahil edebiliriz. Bir yandan çocuklarımızı sevecen, mutlu, güvenli bireyler olarak yetiştirmek isterken, öte yandan onları tanıdıkları, güvendikleri insanlara karşı nasıl uyarabiliriz? Bu çelişkili bir durum değil midir? Bizce bu sağlanabilir, sağlanmalıdır da. Unutmayın tecavüze uğramış bir çocuk asla mutlu bir çocuk olamaz. Çocuğunuza memelerden, vajinadan, penisten, testislerden ve anüsten söz ettiniz. Bu organlara -şortun veya mayonun örttüğü bölümlere- bedenin özel bölümleri diyebilirsiniz. Çocuklarınızı karşıya geçerlerken iki tarafa bakmaları konusunda nasıl serinkanlılıkla uyarıyorsanız, aynı biçimde onları kendilerini korumaları için de uyarmalısınız. Bu konuşmayı yaparken hem annenin hem babanın bulunması ancak birinin aktif olması idealdir.



Üç noktanın üzerinde durun:

1- Hiç kimsenin senin, özel yerlerine dokunmaya hakkı yoktur.

2- Hiç kimsenin seni kendi, özel yerlerine dokundurtmaya hakkı yoktur.

3- Birisinin senden özel yerlerine dokunmasını istemesi ya da seninkilere dokunması saklayacağın bir sır değildir. Anlatmama sözü vermiş olsan bile, anlatırsan başına çok kötü şeyler geleceği söylenmiş olsa bile, böyle bir şey olursa annene, babana söylemelisin. Mutlaka söylemelisin. Sır saklaman gerektiği doğrudur. Ama bu saklanmaması gereken kötü bir sırdır.


________________________________________________________________________________

cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-12-2006, 03:06   #16
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation

YAŞAMDA OLUMLUYU SEÇMEK



Michael herkesin imrendiği biriydi. Her zaman neşeliydi ve çevresine hep olumlu şeyler söylerdi. Birisi ona nasıl olduğunu sorduğunda: 'Daha iyi olamazdım' diye yanıtlardı. Doğal bir motivatördü. Eğer çalışanlardan birisi işyerinde kötü bir gün geçirmişse, Michael, ona, durumun olumlu taraflarına bakmasını söylerdi. Michael'in bu tarzı beni çok meraklandırdı, ve bir gün Michael'a gidip sordum:

-'Anlamıyorum! Her zaman nasıl bu kadar pozitif biri olabiliyorsun? Bunu nasıl yapıyorsun?' Michael yanıtladı:

-'Her sabah kalktığımda kendime diyorum ki: 'Bu gün iki seçeneğin var: ya iyi bir ruh halinde olabilirsin ya da kötü bir ruh halinde, seçimini yap'. Ben de iyi bir ruh halinde olmayı tercih

ediyorum. Kötü bir şey olduğunda, ya kendimi kurban olarak görebilirim ya da bu durumdan bir şey öğrenebilirim. Ben de bir şey öğrenmeyi tercih ediyorum. Ne zaman birisi bana derdini anlatsa, onu sadece dinleyebilir, ya da hayatin olumlu taraflarını gösterebilirim. Ben de ikincisini tercih ediyorum'.

İtiraz ettim:

- 'Hayır bu kadar da basit değil'.

- 'Evet bu kadar basit', Michael yanıtladı ve devam etti: 'Yaşam seçeneklerden ibarettir. Gereksiz ayrıntıları bir kenara bıraktığında her durumun bir seçenek olduğunu görürsün. Olaylara nasıl tepki vereceğini sen seçersin. İnsanların senin ruh halini nasıl etkileyeceğini kendin seçersin. Nasıl bir ruh hali içinde olacağını kendin seçersin. Hayatını nasıl yaşayacağın da senin seçimine bağlıdır'.

Michael'in söyledikleri üzerinde uzun uzun düşündüm. Bir süre sonra kendi işime başlamak için işyerinden ayrıldım. Birbirimizle teması kaybettik, fakat hayat hakkında bir seçim yapacağım sırada sık sık onu ve hayata bakış şeklini düşündüm. Bir kaç yıl sonra, Michael'in ciddi bir iş kazası geçirdiğini duydum. 18 saatlik bir ameliyat ve yoğun bakımdan sonra, Michael sırtına yerleştirilmiş demir çubuklarla hastaneden taburcu edilmişti. Kazadan 6 ay sonra Michael'i gördüm. Kendini nasıl hissettiğini sorduğumda,

- 'Daha iyi olamazdım, yara izlerimi görmek ister miydin?' diye şakayla karışık yanıtladı. Teklifini reddettim, ama kaza esnasında beyninden neler geçtiğini kendisine sordum. Michael yanıtladı:

- 'İlk aklıma gelen şey yeni doğacak kızımın sağlığı oldu. Yerde yatarken iki seçeneğim olduğunu düşündüm. Ya yaşayacaktım, ya da ölecek. Ben yaşamayı tercih ettim'.

- 'Korkmadın mı? Bilincini kaybetmedin mi?' diye sordum.

Michael yanıtladı:

- 'İlk yardım görevlileri bana sürekli düzeleceğimi söylediler. Fakat hastaneye getirildiğimde, doktorların, hemşirelerin yüzlerindeki ifadeyi görünce gerçekten korktum. Gözleri adeta benim öldüğümü haykırıyordu. O anda bir şeyler yapmam gerektiğini anladım'.

- 'Ne yaptın?' diye sordum. Michael yanıtladı:

- 'İri cüsseli bir bayan hemşire bana sürekli sorular soruyordu. Benim herhangi bir şeye karşı alerjik olup olmadığı mı sordu. 'Evet, yerçekimine karşı alerjim var' diye bağırdım. Gülüşmeleri üzerine onlara dedim ki; ben yaşamayı seçiyorum. Beni ölü biri gibi değil canlı birisi gibi ameliyat edin!'

Michael hem doktorlarının yeteneği, hem de inanılmaz tavrı sayesinde yaşamayı başardı. Her gün hayati dolu dolu yaşamak için seçme hakkımız olduğunu ondan öğrendim. Yaşama olan tavır ve bakış açımız her şeydir. 'Bu nedenle yarın için üzülmeyin, bırakın yarın kendisi için üzülsün. Her geçen günün kendine yetecek kadar derdi vardır'. Kaldı ki, bugün, dün kaygılandığınız yarındır.





Dr. Spencer Johnson

"Armağan", "Peynirimi Kim Kaptı?" ve "Nasıl CEO Olunur" un Yazarı. Bu üç kitabı da okumanızı öneririm



________________________________________________________________________________

cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-12-2006, 03:07   #17
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation

Yuvaya Hazır Olma

Bir çocuğun okula hazır olduğunun en önemli işaretlerinden biri anneden ayrılmada sorun yaratmaması ve kısa sürelerle de olsa evden ayrılmaya istekli olmasıdır. Genellikle anneden ayrılmaya istekli olan çocuk konuşması diğer yetişkinler tarafından da kolayca anlaşılabilen çocuktur. Parkta veya dışarıda oynayan çocuklara ilgi gösterme de grup yaşantısına hazır olmanın önemli işaretlerinden biridir. Çocuk bu oyunlara katılmadan sadece izlemek istese bile bu ilgi çocuğun kendini yetişkinden koparabileceğini gösterir. Kuşkusuz tüm bunların dışında çocuğun temel özbakım becerilerini de kazanmış olması gerekir. Bu konuda çocuklar arasında önemli bireysel ayrılıklar olmakla birlikte yuvaya başlamak için pek çok açıdan en uygun yaş yaklaşık 3 yaştır.

Okulöncesi eğitime başlama çocuk için stres yaratan bir olay olmamalıdır. Böyle bir gruba katılma çocuk için anneden veya alıştığı bakıcısından ayrılma, tanımadığı birine poposunu sildirme ve bir odada bir sürü çocukla birarada oynamayı başarma gibi pek çok farklı anlam taşır. Eğer yuva bu ayrılığın etkilerini en aza indirerek başlarsa (örneğin başlangıçta annenin de bir süre çocuğun yanında kalmasını sağlarsa) çocuk için uyum sağlama daha kolaylaşır. Çocuk sonuç olarak orada kalacağını ve hiçbir çocuğun başında özel bir yetişkinin bulunmadığını kavrayacak ve anneden vazgeçecektir.

Çocuğun yuvaya hazır olması kadar sizin çocuğunuzu yuvaya vermeye hazır olup olmadığınız da önemlidir. Çocuğu yuvaya verdiğiniz için eğer, yalnızlık, çaresizlik, suçluluk, kaygı, çocuğu kaybetme korkusu ve hatta öfke gibi duygular yaşıyorsanız onlarla yüzleşin.

Enerjinizi, bu duygularla baş etmek için harcayın. Siz gözleriniz yaşarmadan çocuğu yuvaya bırakabildiğiniz zaman çocuğun da bu ayrılıkla başaçıkabildiğini göreceksiniz.

Çocuğu Gruba Alıştırmak İçin Öneriler
Çocukla birlikte birkaç kez yuvayı ziyaret edin ve onu öğretmeniyle tanıştırın
Çocukla bir hafta öncesinden ilk gün ve yuvadaki arkadaşları hakkında konuşun
Diğer çocukların da aynı kendi gibi olduğunu vurgulayın
Yuvaya ilk başladığı günlerde bir süre çocukla birlikte kalın ama bunun ne kadar süreceğini çocuğa önceden bildirin ve
Çocuk daha önce yuvaya alışsa bile sözünüzde durun
Ayrılırken mutlaka “hoşçakal” deyin
İlk günler çocuğun sizi aramasına fırsat vermeden çocuğu erken alın
Mümkünse çok sevdiği bir oyuncağını yanında götürün
Çocuk, kimden en kolay ayrılıyorsa yuvaya onun bırakmasını sağlayın
Akşam eve dönerken o gün yaptığınız ilginç şeylerden söz etmeyin
Yuvaya alıştıktan sonraki ayrılık gözyaşlarını ciddiye almayın
Yuva Seçerken Nelere Dikkat Etmelisiniz !
Çocukların güvenliğine önem veriliyor mu? Yuva güvenli bir şekilde döşenmiş ve gerekli önlemler alınmış mı?
Sağlıklı bir beslenme sağlanıyor mu?
Yuvanın atmosferi hoş ve eğlenceli mi yoksa gergin ve soğuk mu?
Beslenme ve uyku saatleri neye göre planlanmış? Çocuğun bireysel ihtiyacına göre küçük değişiklikler yapılabiliyor mu?
Öğretmen 4 çocuktan biriyle ilgilenirken diğer üçünü nasıl bırakıyor?
Her çocuğa bireysel dikkat ve ilgi var mı?
Siz orda kalmak ister miydiniz?
Sizin ilk günler çocukla kalmanıza izin veriyorlar mı?
Haber vermeden her zaman ziyaret edebilmeniz mümkün mü?
Sabahleyin çocuğun ihtiyaçlarını bildirmek, akşamları da çocuğun o günkü davranışlarıyla ilgili bilgi almak mümkün mü?
Eğitime ve duygusal gelişime verilen önem ve ağırlıkları nasıl? Bazı yuvalar eğitime, bazıları da sosyal-duygusal gelişime daha fazla ağırlık vermektedirler. Sizin tercihinize göre bir yuva seçin.
Öğretmenler mutlu mu, bir ekip çalışması izlenebiliyor mu?
Öğretmenler her koşulda çocukla oyunvari bir etkileşim içinde mi?
Çocuklar mutlu ve neşeli mi?


Yararlanılan Kaynaklar:

Bukatko, D.; Daehler, M. ( 1992).Child Development. Boston: Houghton Mifflin Com.

Karen, R. (1994). Becoming Attached. New York: Warner Books

Leach, P. (1991).Your Baby and Child, New York: Alfred A. Knopf.

Stenhouse, G. (1996). Practical Parenting. OUP.
________________________________________________________________________________

cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-12-2006, 03:08   #18
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation ÇocuĞunuzuzun Psİkolojİk Sorunlarinda Uzmana Ne Zaman BaŞvurmalisiniz...

ÇOCUĞUNUZUZUN PSİKOLOJİK SORUNLARINDA UZMANA NE ZAMAN BAŞVURMALISINIZ...



Uzman yardımına ne zaman başvuracağınızı bilmek, çocuğunuzun gelişim sürecinde çok önemlidir.



Kimi zaman çevremizdeki insanların önerilerine kulak asar, kimi zamanda kulak tıkarız. Çevremizdeki insanların her konuda mutlaka bir fikri vardır. Özellikle çocuk yetiştirirken herkes her konuda uzmandır ve her fırsatta size görüşlerini iletirler. Çocuğunuzla ilgili birtakım sorunlar yaşıyorsanız ve karar veremiyorsanız çevrenizden değişik sesler yükselir. “ Aman hemen götür“ lerle, özellikle aile üyeleri tarafından dile getirilen “ yok canım çocuk deli mi ki psikiyatrise götürüyorsun” lar arasında gidip gelirsiniz... Siz en iyisi uzmanların görüşlerine kulak verin ve onların önerilerini tek tek değerlendirerek doğru karara ulaşın.







HANGİ DURUMLARDA UZMANA BAŞVURULMALI



· Aile içi ilişkilerde büyük krizler yaşanıyorsa ve çocuk bu durumdan derin bir şekilde etkileniyorsa....

· Ayrılık, boşanma, işsizlik, aile bireylerinden birisinin yaşadığı önemli bir hastalık, kaza, ölüm ve yas gibi aileyi derinden sarsan kuvvetle ihtimal çocuğun da derinden etkileneceği olaylar varsa

· Okuldan, doktorunuzdan, bakıcınızdan ya da bir arkadaşından gelen uyarılar yoğunlaştıysa

· Çocuğunuz yaşına göre öğrenmekte güçlük çekiyor, düşünsel ve duygusal gelişiminde gecikme oluyorsa

· Akranlarına göre birtakım farklı yönlerini gözlemliyorsanız: Sürekli sızlanmak, uyumakta güçlük çekmek, sürekli yatağını ıslatmak, arkadaş edinememek, oyun oynamamak gibi

· Çocuğun bazı yönlerden gelişiminde dengesizlik hissediyorsanız ve bu dengesizlik onu rahatsız ediyorsa; örneğin fiziksel gelişimi mükemmel olduğu halde duygusal gelişiminde bir yavaşlık varsa (çocukça hareketler yapmak, içine kapanıklık, çevreyle iletişim kuramamak gibi...)

· Tavırlarında ve ruh halinde ani değişiklikler yaşıyorsa : Örneğin uyku ve beslenme düzensizlikleri , düzgün konuşuyorken kekelemeye başlamak gibi. Okulda ders dinlerken veya ders çalışırken dikkatini toparlayamıyorsa...

· Sürekli altını ıslatıyorsa ve çocuk doktorunuz bunun bir fizyolojik nedeni olmadığını iddia ediyorsa...









BELİRTİLERE DİKKAT !



· Çocuğunuz dikkatini toparlayamıyorsa,

· Sürekli gergin, huzursuz ve sinirliyse

· Uyku düzensizlikleri yaşıyorsa

· Aşırı halsizlik ya da hareketlilik varsa

· Sürekli suçluluk duygusu çekiyorsa

Tüm bunlar sonradan tehlikelere yol açacak sorunların sinyalleri olabilir...

Bu sinyalleri dikkate alın.





UZMANA BAŞVURMAK İÇİN SORUN ÇIKMASINI BEKLEMEYİN !



Büyük çoğunlukla anne babalar çocuklarında gözle görülecek bazı davranış problemleri ortaya çıktığında yardım almayı seçmektedirler. Bu durumda psikolog, problem iyice kökleşmiş ve derinleşmiş bir haldeyken aile ve çocukla karşılaşır. Ailelerin ‘ büyüyünce geçer’ şeklindeki önyargısı tedaviyi geciktirmektedir. Bir kere şu tespiti yapalım ; ‘büyüyünce geçmez, daha da güçleşir.’ Çocuğun psikolojik gelişiminde gözle görülür herhangi bir aksama olmadan da çocuğun psikolojik gelişimini anlamak ve bilgilenmek için uzmana başvurulmalıdır. Özellikle okul öncesinde çocuğun hemen her yaşında anne baba olarak ; bilgilenmek, varsa soru işaretlerine cevap bulmak için gidilir. Bebeğe hazırlanmak, bebekle ilişki kurmanın psikolojik yönlerini keşfetmek, varsa ilk çocuğu kardeş doğumuna hazırlamak, yuvaya hazır olup olmadığını, ilkokula hazır olup olmadığını anlamak vs. gibi sağlıklı gelişimle ilgili bilgiler almak için gidilir.





PSİKOLOJİK GELİŞİM KONTROLÜNÜ YAPTIRDINIZ MI?



Çocuğunuzun aşı dönemlerini, fiziksel gelişim süreçlerini nasıl takip ediyorsanız ; en azından belli bir süre psikolojik gelişimini de aynı şekilde kontrol etmelisiniz. Psikolojik gelişim kontrollerine başlamak için en ideal dönem 6-8 aylar arasıdır.

Psikologlar gelişim kontrollerini farklı periyotlarla yapabilirler. Ancak gelişimi normal çocuklar için genellikle aşağıdaki program yeterli olmaktadır ;



6 – 36 ay arası 3 yaş – 6 yaş arası

2 ayda bir görüşme 4 ayda bir görüşme


________________________________________________________________________________

cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-12-2006, 03:09   #19
cımsky
Kıdemli Üye
 
Konum: zonguldak/istanbul
Yaş: 44
Mesaj: 6,415
Üye No: 17422
Giriş: 10-06-2006

Uydu Alıcısı: NEXT9000CI

Thanks: 0
Thanked 7 Times in 4 Posts
Exclamation

MUTLU EVLİLİK İÇİN BİRKAÇ ANAHTAR





· Daima neşeli, bakımlı, pozitif görünün.

· Tartışmalarda yapıcı, arabulucu, şahsiyetli olun ancak ısrarcı olmayın. Eşinizi aşağılamayın.

· Seksi asla ceza olarak uygulamayın. Yatak ayırmak en büyük hata.

· Birbirinizle daima flört edin; dokunun, öpün, ele ele tutuşun vs...

· Tartışma uzuyorsa başka odaya gidin, kızgınlık ya da küfürlerinizi kendinize saklayın. Karşı tarafa duyurmayın.

· Eleştirirken önce iyi tarafları ön plana çıkarın. Sonra değişmesini istediklerinizi zarifçe belirtin.

· Aç, yorgun, kızgın, regliyken, arabada, yemekte, başkalarının yanında tartışma yaratabilecek konulara girmeyin.

· Alttan almanız gerekebilir. Bu durumda kendinizi taviz veren, haksızlığa uğrayan taraf olarak görmeyin. Daha sonra ortalık yatıştığında kırgınlığınızı dile getirin ve bir daha olmamasını isteyin.

· Romantik atmosferler yaratın. Çocuklarsız başbaşa kalmanın yollarını arayın.

· Kendinizi sürekli geliştirmeyi sürdürün.

· Çocuk konusunda birlikte hareket edin; karşılıklı kinleriniz için çocuğu kullanmayın.





EVLİLİKTE SIKLIKLA KARŞILAŞILAN SORUNLAR



1. İletişim eksikliği

2. Sürekli tartışma

3. Duygusal doyumsuzluk

4. Cinsel işlev bozuklukları

5. Finansal anlaşmazlıklar

6. Akrabalarla ilgili problemler

7. Evlilik dışı ilişki

8. Çocuklarla ilgili çatışmalar

9. Eşe despotça hükmetme

10. Güven duyulmayan eş

11. Alkolizm

12. Fiziksel, duygusal şiddet
________________________________________________________________________________


Düzenleyen : Tmr - Tarih : " 04-12-2006 " - Saat : 17:14
cımsky is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-01-2008, 20:17   #20
süperuydu27
Gelişimci Üye
 
süperuydu27 kullanıcısının avatarı
 
Konum: gaziantep
Yaş: 49
Mesaj: 178
Üye No: 57489
Giriş: 03-09-2007

Uydu Alıcısı: next9000 ultra

Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Varsayılan

her anne baba bunları okumalı ve bilinçlenmeli emegine saglık aydınlatıcı bilgilerin için
süperuydu27 is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla

Konu Araçları
Görünüm Modları

Forumdaki Yetkileriniz
Konu açma yetkiniz yok
Konularda cevap yazma yetkiniz yok
Eklenti yükleme yetkiniz yok
Kendi mesajlarınızı düzenleme yetkiniz yok

BB code is Açık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı

Hızlı Geçiş



Saat 23:18.


Powered by vBulletin Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.